Peynir

En küçüğüyüm evin ben, böyle bir kargaşa, kalabalığın içinde büyüdüm. Annem sepet gibi yanında taşır beni, çarşıya pazara, konuya komşuya beraber gideriz. Peynir çok seviyordum ben, her peyniri de beğenmiyordum. Nasıl başladı bilmiyorım. Annem peynir tatma işini bana yaptırmaya başladı bir zaman. “Bizim evin peynircisi küçük kızımdır” der, insanlar bıçağın ucundaki peyniri bana verirler. Beğendiğim alınır, yüzümü buruşturduğumdan vazgeçilir. Yıllar yılı böyle devam etti bu mesele. Bende peynirden çok iyi anladığıma dair sarsılmaz bir kanaat oluştu.
Geçen yaz İstanbul’a gittiğimde, marketteyiz yine annemle, yine aynı sahne. Annem, peyniri kesen kişiye “bizim evin peynir gurmesi odur” deyip beni gösterdi. Gurme kelimesi yoktu benim çocukluğumda, duyunca bunu artık bu işte fenafillah mertebesine ermişim gibi geldi. Oysa… Benim anladığım falan yok peynirden, bazı tür peynirleri çok seviyorum, öbürlerini sevmiyorum! Bütün anlayışım bu, meseleyle ilgili. İyi oldu böyle ama, bir şeyi çok iyi yapmış oldu annem, sonra ben de inandım o yaptığına.

Posted in Alıntılar | Yorum yapın

Yusuf / Demetrius

Bu hikâyeyi bilen çok değildir, tahmin ediyorum. Çok acıklı:
“There were plenty of Ottoman princes who had no love for Mehmed I. One of Bayezid’s younger sons, Yusuf, had escaped the civil war among his brothers by taking refuge in Constantinople. He was followed a few years later by a grandson of Suleyman, named Orhan. Regrettably, it soon emerged that neither Yusuf nor Orhan were of much use as potential challengers to Mehmed. Orhan was probably a child when he arrived in Constantinople. He could only be kept in reserve for some possible use in the future and he was destined to play a minor role in the last siege of Constantinople in 1453. Mehmed’s brother Yusuf turned out to be a man of letters rather than of action. He became fascinated by ancient Greek literature and accompanied Manuel’s eldest son John to school to study the classics. So impressed was Yusuf with what he saw in Constantinople that he begged the emperor to allow him to be accepted into the Orthodox Church. Manuel was reluctant to permit this, no doubt because a Christian Yusuf would have little chance of ever becoming sultan and therefore his political usefulness would be at an end. Then in around 1416 plague broke out in Constantinople and Yusuf was struck down by the disease. On his deathbed he begged to be baptised and his request was honoured, the Christian name of Demetrius being given to him. The next day he died, and Manuel saw to it that he was buried with all the honour due to a Christian prince in the monastery of St John Stoudios”

Jonathan Hariis, The End of Byzantium, Yale University Press, 2011, s. 86-87

Posted in Alıntılar | Yorum yapın

Katherine Maratonda, Boston 1967

Sadece üç kare fotoğrafını gördüğünüz bu olaylar 1967′de Boston’da geçiyor. Herkes sportif kıyafetler içinde, zira bu bir maraton koşusu. O gün Boston gayet soğuk! 261 numaralı sporcumuz, “ama yani kadınlar tabiki de maraton koşamaz ki” tavırlarına, zamanında çok içerlemiş bir kadın sporcu. Adı Katherine Switzer. Yarışa kaydolurken adının ilk harflerini kullanarak kaydolmuş. K.V. Switzer olarak. Kayıt sırasında kimse kendisine cinsiyetini sormadığından bir sorunla da karşılaşmamış.

Arka sırada 490 numaralı sporcumuzun adı Arnie. Katherine’in okulu Syracuse Üniversitesi’nde postacıymış o sıralar, yaşı da ellilerinde. Katherine’i en çok cesaretlendiren, çalıştıran Arnie olmuş. Onun hemen önündeki 290 numaralı sporcu ise Katherine’nin erkek arkadaşı Thomas Miller. Onun aslında koşmak işleriyle pek ilgisi yokmuş. Kız arkadaşı bir delilik yaptığından, onu yalnız bırakmasın istemiş.

Fotoğrafta siyah kıyafetler içinde gördüğümüz “kötü kişi”nin adı da Jock Semple. O yarışmayı düzenleyenlerden biri. Etraftaki gazetecilerin kışkırtmaları neticesinde kendini kaybedip Katherine’e saldırıyor bu Jock denen adam. Saçından, kıyafetlerinden çekiştiriyor. “Nnn-aptal kadın, defol git yarışmamdan, sen kadınsın” diye bağırıp, çağırıyor. Katherine kurtuluyor Jock’un elinden, arada Arnie de ona yardım ediyor. Derken kocaman cüssesiyle Thomas yetişip Jock’u bertaraf ediyor. Bu dört kişinin arasında epey bir arbede yaşanıyor neticede. Katherine, hem koşup, hem arkasını kollarken bir ara erkek arkadaşının Jock’u öldürmüş olabileceğini bile düşünüyor. Bütün bunlar olup bitedursun kimse koşmayı bırakmıyor.

Katherine maratonu bitiriyor o gün dört saati aşan bir sürede, ancak nedense New York Times, koşuyu bitiremediğini yazıyor. Haliyle, haberin düzeltilmesi için uğraşıp duruyor Katherine, ama olmuyor. Bütün bunları  şu adreste yer alan yazılardan öğreniyoruz. Anlaşılan Katherine Switzer’in, bu olayın ardından maratoncu olmaktan başka bir şansı olmuyor zaten. Bütün hayatı bu olay üzerine şekilleniyor. Zaten yazılanları okursanız, Katherine’in bu olaydan önceki hayatı da, bu fotoğraf karelerine hazırlıktan ibaretmiş sanki! Ben bu hikayeyi aslında daha çok, fotoğrafları beğendiğimden anlattım. Başka kareler de var bu olaydan, bir göz atın. Saç, baş çekiştirmeler, kıyafetlerden sürüklemeler, arka planda bir arbede, yüzlerdeki gerginlik, fotoğrafa dahil olan herkesin had safhadaki  kararlılığı, bir yandan koşuyor olmaları… Herşey çok matrak.

Posted in Heybe | Yorum yapın

Yıldız Moran Arun

Türkiye’nin ilk kadın fotoğrafçısı olduğu, neye dayanarak söyleniyor bilmiyorum. Yıldız Moran Arun’un bu türden iddiaya hiç ihtiyacı yokmuş, çünkü bu tanıtım onun ne kadar güzel fotoğraflar çeken biri olduğu gerçeğini ister istemez perdeliyor. Yukarıdaki fotoğraf kendi sureti. Kimin çektiğini bilmiyorum. Burdaki gülüşü, beni de her defasında güldürüyor. Ne kadar tekinsiz bir kadın yüzü ve ifade. Ne diyeceğini bilmiyoruz iki saniye sonra, zira olmadık birşeyi de her en yapmaya hazır sanki. Bu kadar muzip bir yüz, bu tahminlerimin tersi bir mizacı yansıtıyor olamaz. Kabul etmiyorum.

Şurada
, birtakım bilgiler var Yıldız Moran Arun hakkında. 1950-62 arasında fotoğraf çekmiş. Sergileri de var, anlaşılan azımsanmayacak bir şöhreti de. Sonra ne oluyor, nasıl oluyorsa bırakıyor fotoğrafçılığı. İlk öğrendiğimde çok içerlemiştim fotoğrafı bırakmasına, şimdi alışabildim biraz. Kimin neyi nasıl, ne kadar güzel yaptığıyla ilgili konuşmak gerekmez ya bazen, hatta susmak gerekir. Arun’un “kerameti kendinden mennkul” fotoğraflarından iki örneğini de ekliyorum aşağıya.

(Hamiş:Hiç tanımadığım Yıldız Moran Arun’u, çok güzel fotoğraf çeken başka bir kadın sayesinde tanıdım, musmusland diyarından Duygu sağolsun. Şimdi bunları yazarken fark ediyorum benzerliği. Duygu’nun fotoğrafları da üzerlerine lakırdı kaldırmayacak türden oluyor hep, bakın mutlaka)

Posted in Fotoğraflar | 3 Yorum

Cin’den Kadınlar

Yıllar evvel okuduydum Pertev Naili Boratav’da. Anadolu’da lohusa kadınlara musallat olan, zamanında kendi çocukları olmadığı için henüz çocuk sahibi olmuşlara rahat yüzü vermeyen birkaç cin’den kadın var. Bunlardan biri Albastı Hatun idi. Albastı Hatun, bir lohusaya dadanırsa, kadının başına gelenlere “lohusa humması” da deniyor. Bu sebepten bu kadınların başlarına kırmızı kurdele, ya da üzerlerine kırmızı bir kıyafet ya da aksesuar iliştiriliyor, zira al rengini görünce korkar kaçarmış. Bu yazıyı yazmadan evvel Albastı’nın Kazak mitolojisinde, ya çok çirkin, ya da çok güzel bir kadın olarak tasvir edildiğini öğrendim. En sevdiği şey de atların yelelerini örmekmiş!

Bir de Rüküş Hanım var. Boratav’a göre bu İstanbul yöresine özgü, yine lohusalara dadanan bir cin kadın. Onun da zamanında çocuğu olmamış. Yalnız neden bilinmez Anadolu’da değil de, daha “seçkin” bir ortamda yaşıyor. Bu seçkinciliğin altında İstanbul’da yaşayanların, kendilerine musallat olacak cinin Anadolu’dan gelmesini istememiş olmaları yatıyor olabilir. İstanbul konaklarında doğum yapanlara Albastı basmasın tercihen. Hem basmak da nedir allasen? Rüküş Hanım, bir hanımefendi olduğundan nerede nasıl davranacağını daha bir bilebilir.

Bu yazı nasıl başladı da, nasıl buraya savruldu ben de anlamadım. Bu Rüküş Hanım’ı çok merak ediyorum, defterlerime adını yazıyorum, ondan karakterler yaratıyorum, üzerine kıyafetler biçiyorum, google images‘ta fotoğrafını arıyorum, bulamıyorum… yazacaktım aslında böyle başladı bu yazı. Bu blogun adını da değiştirmek istediğimi ekleyecektim bir de. Rüküş Hanım diye, halbuki gerek kalmamış. Rüküş Hanım görüntüleri aradığınızda her yol bir yola çıkar olmuş Google’da. Ya yoksa, bütün bunlar cinlerin bir cilvesi mi?

İmza (       )
fısıltı: imza görünmüyor, gördünüz mü?

Posted in Heybe | 2 Yorum

Afşin Yaylaları

“Girişinin fotoğrafını gördüğümüz bir mağarayı bulmak için Afşin’in yaylalarına gidiyorduk. Bozuk yollarda ilerlerken çobanların dağdan indirdiği sürüyü gördüm. Geç kalmak pahasına fotoğraf çekmek için arabayı durdurduk. Koşa koşa tepenin kenarına gidip koyunlar tam aşağı inmeden bir iki fotoğraf çekebildim. Durduğumuza değmiş oldu.”

Yaman Özakın

Bu fotoğrafı ilk gördüğümde vurulmuştum o toza dumana, renklere, dağlara. Bir daha da hep göreyim diye, hep görebileceğim bir yere koydum bunu. Aradan aylar (belki yıl mı?) geçti, fotoğrafçısı Yaman Özakın müssade etti buraya koymama, hatta iki satır da yazdı. Ben buranın neresi olduğunu bile bilmiyordum o yazana dek. Oysa her baktığımda her neredeysem orada değil, o tozun dumanın içinde olmak istiyordum.

Posted in Heybe | Yorum yapın

Uyuyan Yolcu

Sevgili okur,

Bu, Antakya Mozaik Müzesi’nde “Uyuyan Yolcu” heykeli.  Altına, çirkin bir kaide iliştirilmiş ve galiba, kaidenin üzerinde düzgünce dursun diye bir de demir geçirilmiş içinden. Heykelle ilgili verilen tek bilgi, siyah bir plakada yazılı: “Uyuyan Yolcu Heykeli, A Sleeping Traveller found in Antioch”

Bunun başında çakıldım kaldım ben. Fena halde sersemlemiş durumdaydım oysa. Müze ağzına kadar çok güzel mozaiklerle, heykellerle, ne olduğu belli olmayan envai çeşit eserle doluydu. Bunun başında çakıldım çünkü taşa, başındaki örtüsüyle, kapalı gözleriyle uyuyan bir insan şeklini vereni düşünmeye daldım bir an. Kim yaptıysa beğenilsin diye yapılmış elbette. Büyük bir imparatorun, haşmetli bir heykeli olmadığı için de ayrıca güzel. Büyük bir kralın lahdinin bir köşesine iliştirilmediği için güzel. Bir de uyuduğu için.

Şimdi burada, “neden bizim müzelerimiz evlere şenlik, neden müzelerimiz insanlar kendilerinden uzak dursun diye kuruluyor, neden bunca zenginliğe rağmen müzelerimiz insanı ağlatacak denli fakir?” diye hayıflanmayacağım.  Bu evvel ahir böyle. Buna bir ara ağlayalım hep beraber.  Diğer yandan, sıradan bir ziyaretçi olarak, Türkiye’nin herhangi bir müzesinde yer alan bu gibi bir heykel, her haliyle kabulüm. Umrumda değil, Romalılar’dan mı kalmış, Geç Bizans döneminde mi yapılmış, nerede bulunmuş, sahte miymiş, orijinali Boston’a mı kaçırılmış…

Bu yazıyı yazmadan evvel biraz bakındım, heykel hakkında hiç, hiçbir bilgi yok. Hatta uyuyanın bir yolcu olduğunu nereden biliyoruz o da belli değil. Belki kütüphanelerde vardır, onlara da ulaşamıyorum şimdi. Sadece biri, benden daha güzel bir fotoğrafını çekip koymuş İnternet’teki albümüne.


Posted in Heybe | Yorum yapın

Doktora, Bilim ve Hakikat

Bu yazı “Maarif Vekili Hasan Âli Yücel’in Fakültemizin Yetiştirdiği Edebiyat Doktorlarına Diploma Dağıtma Törenindeki Söylevi”başlığıyla DTCF dergisinde yayınlanmış. İlgili sayının tam künyesi şöyle: Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, Cilt 2, Sayı 3, Mart Nisan 1944.

DTCF dergisinde yayınlanmış makalelerle  ilgili bir dizi yazı yazmayı istiyorum, bu o dizinin ilk yazısı olsun.

Bu yazıda şu soruların cevaplarını bulacaksınız: Hakikat peşinde koşan gençlere doktora neden gereklidir, beynimizin içindeki ve dışındaki bilim nedir ve saadet nerede aranmalı?

Büyük Millet Meclisinin Sayın Reisi, Sayın Misafirlerimiz, Fakültemizin değerli Öğreticileri, Öğrenici Arkadaşlarım, Bugün yirmi iki genç bilginimizin başarı ile yaptıkları doktoraların beratı olan diplomaları dağıtmak ve kendilerini tebrik etmek için toplanmış bulunuyoruz. Biz, bilim deyince geniş manasında disiplin ve tertip anlıyoruz. Bunun bir kısmı beynin içinde, bir kısmı kendimizin dışında oluyor. Beynimizin içindeki, insan lojiği, dışındaki disiplin de, deney dediğimiz tecrübelerdir. Deney ve araştırmasız bilim olamaz, bilim, onsuz kurulamaz. Görüyoruz ki, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi gibi, konusunun büyük bir parçası nazarî olan bir bilim kurumu dahi Türk biliminin yüzünü güldürecek faydalı araştırmalar yapabiliyor. Bu araştırmalar çok önemlidir. Devam edecek olan bu deney ve araştırmalar, bilimin görülmemiş realiteleri meydana çıkarmasını ve yeni hakikatleri bilgimize katmasını sağlıyacaktır. Bu araştırmaların ortaya koyduğu tezler hiç şüphesiz genç bilginleri hazırlamak için tutulacak en iyi bir yoldur. Milletimize iftihar kaynağı olacak dünya ölçüsünde büyük, zekâlar, büyük adamlar, bu yoldaki çalışmalarla doğacaktır. Son asırlar içinde Türk bilgini, tecessüsünün bir noktada merkezleşmesine çok kereler imkân bulmamıştır, çalışmalarını bir nokta üzerinde derinleştirememiştir. Doktora tezlerinin gayesi, derinleşmeyi temin etmek, dağınıklığı toplamaktır. Onun içindir ki, iki seneden beri çalışıp son şeklini vermek üzere bulunduğumuz Üniversite öğreticiliği kanun lâyihasında doktorayı, Üniversite hocalığına geçebilmek şartlarından biri olarak koyuyoruz. Esaslı bir klâsik tahsilin son basamağı olan doktorayı akademik çalışmaların da zarurî bir başlangıcı sayıyoruz. Kimse şüphe etmez ki, bilim, milletlerarası bir kıymettir. Fakat yine şüphe etmemelidir ki, bu milletlerarası kıymetin, aralarında teessüs edeceği milletler içersinde doğmuş olması da bir hakikattir. Bunun için bilim, millî bir çehre gösterir, millî bir esasa dayanır. Bilim” bu sosyal vasfının yanında ferdî değerini de daima muhafaza etmiştir; çünkü insan bilgisine yeni ufukları, kendi ufku genişlemiş olan tek insan’ın zekâsı açmamış mıdır? Biraz sonra genç Edebiyat Doktorlarının and içerken söyliyecekleri cümlelerde millet ve insanlık için verdikleri sözü bu bakımdan çok manalı bulmalıyız. Millet ve memleketine herşeyini hizmet vasıtası kılmıyan bir insanın bütün insanlık için faydalı olabileceğine inanmıyoruz. Genç arkadaşlarımı ve bütün Üniversiteli gençligimizi bu duyguda bulmanın saadeti içindeyim. Genç Doktorlar, Memleketimizin bütün kültür davalarına yakın ilgisini esirgemiyen Cumhur Reisimiz İsmet İnönü’nün sizlere selâmı var; hepinizi ayrı ayrı bu başarınızdan dolayı tebrik ediyorlar ve Türk bilimine daha ileri hizmetlerde bulunmanızı diliyorlar. Sizleri yetiştirmiş olan hocalarınızı da tebrik ediyorlar. Hepiniz bu yüce selâm ve iltifatı hayatınızın kıymetli bir armağanı sayınız. Hakikat, ideal sayılmıya değer en nurlu bir amaçtır. Saadetinizi, ona yaklaşmakta bulunuz,genç arkadaşlarım.

Posted in Alıntılar | Yorum yapın

Şaka

Sayın okuyucu,

Ben Müsemma adlı yazar, bir zaman gazeteler topladıydım kendime kütüphanelerden. Az toplayacaığım sandım, çok oldu. Bilgisayarımda adı “gazete küpü” olan bir dosya var. Bunun içini, canım işten kaçmak istediğinde açıyorum. Aşağıdaki “Şaka” sayfası, 29 İlkteşrin 1937′de yayınlanmış. İçinde fıkralar var. Bahsettiğim küpün içine kafamı ne zaman soksam, mesela bu fıkraları 29 İlkteşrin sabahı okuyan insanları düşünüyorum. Güldüler mi, gülümsediler mi, burun mu kıvırdılar, çok gülenler  diğerlerine mi gösterdi, bu sayfayı geçtiler mi okumadan, bunların hepsi birden mi?

Geçenlerde bugünlerde çok haşır neşir olduğum bir kitapta, geçmiş zamanlardan birinin sabahına atfen yazar, “o sabah şehir sakinleri gazetelerde şu başlığı gördüler” yazmıştı. O sabah, o şehirde sakin olanlara göndermese yazar okuyucusunu, bu kadar çarpıcı olmayacaktı o cümle. Onu okuyunca, Şaka sayfasının okurları ile o şehrin sakinleri bir araya geldiler benim biçare kafamın içinde. Siz şakaları okuyacakken, en beğendiğimin “İtiraf” başlıklı olduğunu belirteyim. “Dağ Sporu” da güzel ama, “İtiraf” başlıklı olanı, insanı afallatacak denli komik değil. Keza “Dağ Sporu” ağlatabilir bile aslında.  Hoşçakal sayın okuyucu, eskiden sana hitap etmez idim, şimdi içimden geldi.

Posted in Gazeteler Arşivi | Yorum yapın

Uyu demeye geldim

Suudi Arabistan’dan dönüyoruz, kardeşimle ben. Sene 76 mı ne? Araba yüklü, ay olmuş yollardayız, yorgunuz. Urfa’ya girdik, gece yarısını geçmişti. TRT’de Gecenin İçinden programı başlamış. Karanlık etraf, dağlarda ağır ağır gidiyoruz. Sonra Sevim Tanürek anons etti spiker, şarkı başladı. Uyu demeye geldim şarkı. Ev çok uzak hala, evde yarim bekliyor, çocuklarım bekliyor… başladım ağlamaya, ağladım, ağladım, öyle. Başımı yana çevirdim baktım bir ara, kardeşim de ağlıyor, bir yandan da mırıldanıyor: Yavrum yaren nerende, merhem olmaya geldim, uyu demeye geldim…

Posted in Heybe | Yorum yapın

İki Elin Sesleri

Sayın okuyucu,

Bilemezsiniz buraya yazmadan evvel ne çok zorlanıyorum. Yazmaya değer birşey bulacaksın, varsa sağına soluna bakıp, araştıracaksın, kaynakları derleyeceksin, görüntüleri hazırlayacaksın. Bunları bir arada kim bulmuş ki ben kaybedeyim?  Bu sebepten birkaç kıymet verdiğim arkadaşımı yardıma çağırdım, sağolsunlar kırmadılar. Dikkatli okuyucular, gazete haberleri altında Fikriye Güzel adını görmüşlerdir bile. Fikriye gazete arşivinin başında olacak gayrı. Kiraz Hanım muhtelif derlemelere çok yatkın biri olduğundan o da bu işi üstüne aldı. Rüküş Hanım namıyla maruf arkadaşımızın da adını halkbilimi araştırmalarının altında göreceksiniz. İstedik ki, biz hep beraber, bir de karşıt cinsten ses olsun. Biri var ki nicedir uzaktan göz kırpıyor, yazarlık teklifini ne reddedip, ne de kabul ederek  bütün ekibimizi oyalıyor. Onun hayatındaki ne güzel şeyler küpüne de en yakın zamanda hep beraber düşeriz diye umalım şimdilik. Ayrıca sizin de yazmak istediğiniz olursa, yazılarınızı iletmekten çekinmeyin. adresimiz kirazhanim@gmail.com

Posted in Heybe | 2 Yorum

Gölün Meselesi

Bu fotoğraf bir vakit evvel bir sitede paylaşıldı. Yanlış hatırlamıyorsam Beykoz’da çekilmiş. Bunu görenler yorumlarını yazdılar altına. Ben de “bilmiyoruz, gölün diye birşey var belki, belki o şeyi biz bilmiyoruz” yazdıydm, çünkü bunu yazan kişiye çok yakınlık hissetmiştim. İnsanlar alay etmesinler onunla diye kendimce korumaya çalıştım çabasını yazanın. Fotoğrafı paylaşan arkadaş da buna karşılık “Olabilir tabi, gölün diye bir şey olabilir. Bunu yazan kişinin mağruriyetine inceden saygı duymadım değil” dediydi. Bu yazışmalar kayboldu o ortamdan, ben hatırladığım kadarını yazdım. Kendisi hatırlıyorsa, düzeltirim. Fotoğrafı çeken Gökhan İnce. Bu yazıyı, inceliğini gördüğün, yanından geçip gitmediğin, kaydettiğin için herşey gölnünce olsun senin de.

Posted in Heybe | Yorum yapın

Örgü Ören Beş Kız, Arnavutluk 1923

Bu fotoğrafı Library of Congress koleksiyonunda buldum. 1923′te Arnavutluk’ta çekilmiş. Frank ve Frances Carpenter Koleksiyonu’nda yer alıyor fotoğraf. Adını “Five girls knitting” koymuşlar: Örgü ören beş kız. Başka da bir bilgi yok hakkında, ama fotoğrafın kendisi var.

Yerel kıyafetleriyle ilgili çok bilgi sahibi değilim, belki aramızdaki Arnavutlar yardım eder, fotoğrafın hangi bölgede çekildiği tahmin edilebilir. Kızların ellerinde ikiden daha fazla şiş var, çünkü çorap örüyorlar. En soldaki bitirmek üzere çorabı, sağdan ikincisi yeni başlamış, en soldaki ve muhtemelen yaşça en ufak olanı, sırıtmaktan olacak  pek bir iş çıkaramamış. Hepsinin kollarına geçirilmiş bezden torbaları var. Soldan ikinci ve üçüncünün boyları daha uzun, onların ayakları yere değiyor. Kalan ufaklar oturmuşlar. Masa değil, çit değil? Bu beş kızın böyle yanyana gelip örgü örüyor olması manalı olmadığından, belli ki fotoğrafçının marifeti gördüğümüz. Frank Carpenter neredeyse bütün hayatını yollarda fotoğraf çekerek geçirmiş birisi, muhtelif dergiler için yazılar da yazmış.

Şansımı zorlama pahasına: O gün hava rüzgârlı mıymış? Ortadaki kızın örtüsü başından düşmek üzere, hemen yanındakinin örtüsünün uçları da arkaya dönmüş. En sağdaki  ikisinin kardeş olma ihtimali var, yüzleri benziyor. Örtüsü düşmek üzere olan çok ciddi birisi, fotoğraf meselesinden de pek hoşlanmamış. En soldaki çok çalışkan birisi, umrunda değil fotoğraf, çorap bitmek üzere.

En sağdaki kardeşler henüz kurulmuş Arnavutluk’ta kalamayacaklar, önce Bulgaristan’a, orada da yapamayıp Türkiye’ye gelecekler. Annelerini kaybedecekler daha büyümemişken, ayrı düşecekler. Birbirine taban tabana zıt olacak hayatları. Küçük olanı İstanbul Ayvansaray’da ahşap bir evde yaşayacak. Büyük olanı, 1939′da bir Trakya köyünde evlenecek. İkisi kız, altı çocuk doğuracak. Günde yirmi saat çalışacak ömrünce. Elli iki yaşına geldiğinde vücudu ayakta duramaz hale gelecek, son iki senesini yatakta geçirecek, elli dört yaşında göçecek. Onun adı “anneanne” olacak.

Yazan: Müsemma

Posted in Fotoğraflar | Yorum yapın

Seyyar Günahkâr

Burada yayınladığım bazı yazıların unutulmasına gönlüm hiç razı değil. Kendi yazdıklarım olsa yeniden yayınlamak cüretini göstermek istemezdim, ama bunlar gazete haberleri. “Seyyar Günahkâr” da görür görmez beni en çok çarpanıydı. Ara ara burada yukarılarda görürseniz bu kadını, idare edin. Mesela her 8 Mart’ta.

Haber, 11 Ağustos 1940′ta Hakikat gezetesinde yayınlanmış.

Seyyar Günahkâr
Bir kadın hakime hüviyetini böyle tarif etti

Polis, Sultanahmet Sulh Birinci caze hakiminin önüne iyi giyinmiş 35 yaşlarında bir kadın çıkardı. Hakim hüviyetini tespit ettikten sonra:

-Bahtiyar, dedi.Ne işle meşgulsün?
-Seyyar günahkarım efendim!
-Seyyar günahkar ne demek?
-İşte günahkarım efendim.
-Oturduğun yer yok mu?
-Bay hakim,bütün suallerinizin cevabını ilk cevabımla verdim: Seyyar günahkarım, yani…
-Yani şununla bununla geziyorsun öyle mi?
-Evet
-Sabıkan var mı?
-Evet, sarhoşluktan ve erkek dövmekten on kadar mahkumiyetim var.
-Demek sen rakı içer ve erkeklere dayak atarsın öyle mi?
-…
-Bak dün gece de Beyazıdda bi meyhanede içmişsin, meyhane sahibini de adamakıllı dövmüşsün, öyle iddia olunuyor?
-Evet o meyhaneye gittim. Şarab içtim. Sonra rakı istedim. Meyhaneci vermek istemedi. Ben de kendisine bir tokat vurdum. Ben kadınım, içki kullanırım. Fakat itidalimi de muhafaza ederim. Dükkan sahibinin erkeklere istedikleri kadar içki verip de benim isteğimi reddetmesi kadınlık izzeti nefsimi rencide etti. Herkesin kalbinde aslan yatar. Kadınla erkek müsavi haklara sahib değil mi? Davacı beni tahrik etti.

Hakim bundan sonra zabıt varakasını okudu. On sabıkası bulunan Bahtiyarın davacıya yalnız bir tokat vurmadığı, onun suratını yumrukladığı anlaşılıyordu. Bundan sonra hakim, şu kararı teefhim etti:

-Bahtiyar, sen sabıkalısın, ikametgahın da yok… Seni tevkif ediyorum… Şahidleri çağıracağım.

Jandarma Bahtiyarı tevkifhaneye götürdü.”

Aktaran: Kiraz Hanım

Posted in Gazeteler Arşivi | 1 Yorum

Sahra’da bir Akasya Ağacı

Ténéré Sahra Çölü’nün güneyinde yer alan çok büyük bir bölgenin adıymış, ben de bunu bugün, bir akasya ağacının peşinde koşarken öğrendim. Bu bölgenin hızla çölleşmesi hikâyesi de çok ilginç (ama o da ayrı bir yazının konusu olsun).

Sahra Çölü’nün burasında, tüm olumsuz koşullara rağmen 20. yüzyılın başına dek bir grup akasya ağacı varlığını sürdürmüş, sonra hemen hepsi kurumuş. İçlerinden bir inatçı olanı, tek başına hayatta kalmayı başarmış ama; ta ki 1973′e kadar. Öyle tek başına ki, kendisine en yakın bitki grubu, bazı kaynaklara göre 400 kilometre, bazılarına gire 200 kilometre ötede.

Çölün ortasında mihenk taşı haline gelmiş Akasya, kervanların yol belirleme noktası olmasının yanında elbette türlü hikâyeler de üretilmiş hakkında. 1938-39′da, beslendiği su kaynağına ulaşmak için Fransız askerleri Akasya’nın yanıbaşında bir kuyu kazmışlar. Böylece ortaya çıkmış ki, kökleri 40 metre derine gidiyor. Bu arada kuyuyu kazarken, çalışan kamyonlardan biri Akasya’nın en büyük dallarından birine çarpmış ve kırmış. Akasya onu da umursamamış, hayatta kalmış. Bu ayrıntıları şu kitaptan öğrendim.

Yüksekliği 3 metreyi bulan, tahminen 300 yaşında olan bu Akasya’nın sonunu sarhoş olduğu iddia edilen bir Libyalı kamyon şoförü getiriyor. Arabasının kontrolünü kaybeden şoför, koskoca çölde gidip, çarpmaya Akasya’yı buluyor, böylece ağaç devriliyor. Sonra Nijerya Milli Müzesinde götürüyorlar kuru gövdesini. Hala orada sergileniyormuş. Müzenin web sitesini aradım, bulamadım. Fransızcası olanlar, belki daha çok kaynağa erişebilir, Nijerya kaynaklarından da faydalanabilirler.  Son olarak, Akasya’nın yerine, metal bir heykel yapıldığını da ekleyeyim. İsmi belli olmayan bir sanatçı tarafından, varil, otomobil parçaları ve borulardan oluşan metal bir anıt yapılmış. Akasya’nın sonunun nasıl geldiğini hatırlatmak için, bu türden bir malzeme mi seçmiş acaba sanatçı? İşte bu fotoğraflar da önce ağacın kendisini, sonra da anıtını gösteriyor:

    

Derleyen: Fikriye Güzel

Posted in Ağaçlar | Yorum yapın

Mavi Tren

1992′nin Ekim ayında Ankara’ya trenle gittim, cebimde henüz çıkarılmış öğrenci kimliğim vardı. Saat 11′de Haydarpaşa’dan kalktı tren. Beni geçirmeye çok kişi geldi. Şimdi hatırladığımda gülüyorum, o akşam çok gözyaşı döküldü ardımdan. Beni hiç sormayın, Eskişehir’e dek ağladım. Yanıma oturduğuna, oturacağına bin pişman olmuş olmalı bir kadın, kâğıt mendiller verdi durdu bana. Eskişehir’de indi. O inince ben de sustum.

Bu mavi renkli trene yıllarca bindim. Hep İstanbul’dan Ankara’ya gitmek için. Dönerken daha hızlı olduğu için otobüsle geliyordum. İstanbul’a bir an evvel varmak önemliydi çok. Şimdi düşününce, hatırıma her bir köşeden koşarak gelen onca anın olmasına şaşıyorum. Hiç kötü bir an yok trende. Yolculukların zamansız oldukları doğru galiba. Sanki yolculuklarda yaşanmıyor da, bir yere gitmekle tam zamanlı meşgul olduğundan herşey askıya alınıyor.

Hala öyle mi bilmem. Bu mavi trenlerin vagonları bir insanın yaşayamayacağı denli ısıtılırdı. Sadece gece ilerlediği için uyumuyordu onca insan. Sıcaktan ayık kalmaya imkân yoktu ki! Kilidi her daim kırık, termostatın yerini öğrenince, evdeymişiz edasıyla, kutusunu açıp, ısıyı düşürmeyi öğrendik zamanla.

Eskişehir’e yakın bir yerde hep rötar yapardı bu trenler. O sıcaktan kurtulmak için, son vagonun arka kapısına gidip taze havayı solumak adeti de edindik zamanla.

İşte yine böyle bir gece, yine o kapıya gittik. Kış mevsimiydi, ama Ankara’ya gittiğini bir daha hatırlayasın diye sanki, Eskişehir dolaylarında bütün hışmı, haşmetiyle soğuk olur kış (bu eminim hala böyledir). Kapıyı açtığımızda, her yerin karla kaplandığını gördük. Bilmem ne kadar uzağımızdaki ağaçlar, evler, yollar birbirinden zar zor ayrılıyordu. Havada karın aydınlığı, soludukça, karnımızda hissettiğimiz hava; uyuyan insanların, karın, gecenin sessizliği. Kara basmamak olmayacaktı. Niyetimi söylemeden, üç basamağın ilkini indim, eldivenlerim soğuk demire yapışayazdı. İkinci basamağı inecekken, şimdi artık nerede, ne yaptığını hiç bilmediğim arkadaşım koluma yapıştı, “dur” dedi, iki eliyle kavradı kolumu sonra.  Tren, bir köprünün üstünde duruyordu. Adımımı atıp, kara basacağım zannettiğim yer, bizden metrelerce aşağıda. Hep uzaklarda gördüğüm bütün o görkeme bakarken, adımımı attığım yere bakmayı akıl etmedim.

Ne güzel şey niyetine, “az daha ölüyordum” hikâyesi anlattım. Bu da böyle olsun. Aşağıdaki kartpostal, meşhur 1929 kışında Erenköy istasyonunda çekilmiş. Satılıyor bu, ama pahalıymış.

Hamiş: Söylemeyi unuttum. Bu yazıyı okurken şunu dinleyeceksiniz, karlar üstünüze yağacak, tren Eskişehir’de duracak (speyşıl tenks tu nilgün the harmonia).

Yazan: Kiraz (m.s.) Hanım

Posted in Trenler | 9 Yorum

Yedi Samuray

Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray isimli filmini üçüncü defa seyrettim. Film 1954′te çekilmiş, Kurosawa’nın ilk büyük işi sayılabilir galiba. Filmleri seyrederken bütün göndermeleri, alt metinleri anlayabilen biri değilim, bu sebepten uzun uzun film ta

nıtımı yazamam, harcım değil daha doğrusu. Yedi Samuray seyrettiğim ilk Kurosawa filmiydi yıllar evvel, çok çarpılmıştım, günlerce filmden sahneler gözümün önüne geldi durdu. Son seyrettiğimiz orijinal versiyonmuş, üç buçuk saat sürdü, nasıl geçtiğini anlamadık bile.

Kurosawa hakkında yazmaktan da imtina ediyorum esasen, söyleyebileceğim herhangi bir şey yeterli olmayacak çünkü. Belki birşunu diyebilirim. Dostoyevski’nin edebiyatta yapmaya çalıştığın tam karşılığı Kurosawa benim için. Aynı inceliklerin, aynı derinliğin, aynı basitliğin ve tüm insanlığın ortak derdi, kaderi olan aynı ruh durumlarının bir kısacık cümlede, fotoğrafta gösterilebilmiş halleri onların yapıtları.

Yedi Samuray‘ı seyredin, seyretmeyenlere önerin. Yine de Dersu Uzala‘nın yerini hiçbirşey tutamıyor, ama o da ayrı bir yazının konusu olsun.

Posted in Filmler | 1 Yorum

Dicle Koğacıoğlu ve Kadriye Kılıç

Kadriye Kılıç adı belki hiç duyulmadı, belki de bir defa, abisi tarafından namusa halel getirdiği için Dicle nehrinde boğulduğunda. Dicle Koğacıoğlu ise namus cinayetleriyle ilgili yaptığı araştırmalarıyla değil, yaşamıyla da değil ama yaşamına kendisi son verdiği için duyuldu. Bu iki kadın için bu film çekilmiş, adı Dicle.

Posted in Filmler | 1 Yorum

Rıfat Telgezer

Tel üzerinde gayet rahat yürüyor, koyun kesiyor ve nihayet… tabuta giriyor
Ulus, 19 Ağustos 1939

Ben bir canbaz seyrettim.

“Canbaz” kelimesini yazarken biraz durakladım. Bizim; hilesinden, hurdasından bizar olduğumuz kimseler hakkında kullandığımız “ne canbaz adam, at canbazı” sözlerini hatırladım. Bı sıfat bana, biraz hakaret kokulu gibi geldi. Fakat, başka ne diyebilirdim? Acaba “teldegezen” desem daha münasip olmaz mı, diye düşünürken aklıma Rıfat’ın soyadı da geldi. Rıfat Telgezer…
Hem neye endişe ediyorum ki? Bu sempatik çocukla konuşurken kendisi bana:
-Ben canbazım, dememiş miydi ve ilâve etmemiş miydi:
-En iyi canbazlar Adana’dan yetişir, ben de oralıyım. Ustalarım da hep Çukurovalı’dır.
Hattâ ben bu cesurane iddiayı duyunca, bu yolda adı çıkmış bir başka vilâyetimizi hatırlamış ve hukukuna tecavüz olunan bu vilâyet halkı namına münakaşaya bile kalkışmıştım:
-Ya, ……liler, onlar daha üstün değil midirler, diye sormuştum.
Rıfat Telgezer: -Hayır, demişti, onların canbazlıkları alış veriş üstünedir, telde gezemezler, benim gibi türlü marifetler gösteremezler. İçinizde belki canbaz seyredenler olmuştur. Hattâ, bu yazıyı okuyanların içinde belki canbazlar bile vardır. Fakat, doğrusu bu ya, ben bugüne kadar Rıfat kadar marifetli ve işinin ustası bir sanatkâra rast gelmemiştim. Bir kaç sene evel bir kere Ferah tiyatrosunda iri kıyım bir “telde gezen”i seyretmiştim ama onun da o gün başı mı dönmüş, gözü mü kararmıştı. Tellerde gezip tozarken bir aralık koskoca vücudiyle boşlukta prendeler attığını ve altta gerili fileye yuvarlandığını görmüştük. Tabiî skandal olmuştu. Halk gülmüştü. Benim bahsettiğim canbazı seyrederken yüreklerimiz ağzımıza geliyordu; biz korkuyorduk, gülmek şu yanda dursun nefes almayı bile unutmuştuk. Hem bu sanatkâra gülünmez, ancak alkışlanırdı. Nasıl oldu anlatayım size birlikte seyretmiş olalım.

Bir kaç gün evel, bir arkadaşım telefon etti:
-Bu gece işin yoksa, dedi, seninle güzel bir yere gidebiliriz. Hava almak, dinlenmek için birebir…. Benim canıma minnetti: -Hay, hay. dedim ve “Neresi burası?” diye sordum. Arkadaşım söylemedi. Gidince görürsün, dedi ve telefonu kapadı. Cebeci otobüsüne binmiştik. Ben gideceğimiz yeri tahmin etmeğe çalışıyordum, arkadaşım söylememekte inat ediyordu. Nihayet bir yerde otobüsten indik. Etrafıma bakındım, cadde çok kalabalıktı. Askeri hastaneye çıkan yolda bir aşağı bir yukarı dolaşanların, gece vakti mühim işler peşinde koşuyorlarmış gibi sağa sola vurunup çalınanların haddi hesabı yoktu. Ben görmiyeli buraların çok değişmiş olduğunu anlıyordum. Arkadaşım:


-Geldik, dedi ve karşıda renkli, ışıklı büyük bir kapıya doğru yürümeğe başladı. Büyük bir bahçeye girmiştik. Ne güzel, ne şirin, üstelik ne serin yerdi. Pek kalabalıktı, iğne atılsa ya zengin bir masanın üstüne, ya çiçekli bir şapkaya veya bir saç kümesine düşecekti. Bu ağaçlar ne zaman dikilmiş, ne zaman büyütülmüş, ne zaman bu orman haline getirilmişti.

Bir köşecikte bir masacık bulduk. Lâstik kâğıtlarla, renkli kâğıt fenerlerle süslenmiş bir sahnecikte alaturka ince saz takımı “icrayı ahenk” ediyordu. İki bayan, ara sıra biribirileriyle şakalaşarak, kâh teker teker, kâh birlikte şarkılar söylüyorlar; halk bunları dinliyor, alkışlıyor, bazan da pek beğendiği parçaları tekrar ettiriyordu. O sırada âşina bir çehreye rastladık: İsmail Hakkı…Tanıyacaksınız, meşhur büfeci İsmail; büyük seyahatlerde büfe alır, düğünlerde büfe kurar, gazinolar işletir… Cerzebeli bir çocuktur:
-Hoş geldiniz, dedi, siz buralara da uğrar mıydınız? Allah allah ev sahibi gibi konuşuyordu. “Sen necisin” diye sorduk. Ve öğrendik ki Ankara’nın kenar semtindeki bu güzel yer İsmail’inmiş, âlâ… Kimin olursa olsun, biz oturacak bir yer bulduk ya…

-Çok isabetli bir zamanda geldiniz, dedi İsmail, bir canbazım var. Akla gelmedik marifetler yapıyor. Birazdan bu akşamki numaralarına başlıyacak buyurun, seyredin.
-Numaralarını nerede yapıyor, diye sorduk. İsmail, bahçenin bir kenarında ikinci bir kapı daha gösterdi.
-Sinema kısmında, dedi, orası da yazlık sinemadır, sahnesi de geniştir. Aman ne teşkilâtlı yermiş burası? Karıştırdıkça bir marifetli köşe daha buluyoruz. Ben bu canbaz işiyle alâkalandım. Gazetecilik damarı tuttu:
-Bu çocuk yakınlarda mı, kendisiyle konuşabilir miyim, diye sordum.
Beş dakika sonra masanın yanında orta boylu, sağlam yapılı, zeki bakışlı bir genç peydahlandı:
-Ben canbaz Rıfat Telgezer, dedi…..

Pek sempatik bir çocuktu. Konuşmağa başladık. Adanlı imiş, yedi sekiz senedenberi bu meslekte çalışıyormuş. Evliymiş bir de küçük çocuğu varmış ve hepsi birlikte dolaşıyorlarmış.
-Telde gezerken heyecan duymuyor musun, diye sordum.
-Siz yazı yazarken ne kadar heyecanlanıyorsanız ben de o kadar… dedi.
-Çocuğun kaç yaşında?
-Dörde basacak…
-Onu da telde gezdirmeğe alıştıracak mısın?
Rıfat biraz düşünür gibi oldu:
-Hiç niyetim yok, dedi, pek eziyetli bir meslek…
-Ama adanalı delikanlı istediği kadar yetiştirmesin, çocuk kendiliğinden pişiyor.
Rıfat saatine baktı:
-Benim vaktim gelmiş, koşup hazırlanayım, dedi, ve sıçradı, gitti. Biz de arkasından…
Küçük, sahne numaralarını pek tafsil tmek niyetinde değilim. Daha büyüklerini gördükten sonra dört bira şişesinin üstünde bir masa, üstüne tekrar dört şişe, onun üstüne tekrar bir masa, onun üstüne bir, iki iskemle koyup, en yukarıdaki sandalyenin üstünde jimnastik yapmak gibi oyunlar insana küçük işlermiş gibi geliyor. Fakat sağlam yerdeki
bir masanın üstüne çıkmak teklif olunsa kaçımız buna cesaret ederiz, o da ap ayrı bir hikâyedir. Sahnede iki de yardakcı, yamak var. Besbelli ki henüz talebedirler.

Rıfat işini bitirdikten sonra onlar da güya ayni numarayı yapmak istiyor, fakat berikinin marifetini büyültmek için kasden yere yuvarlanıyor, hattâ kendilerini paldır güldür tahtaların üstüne atıyorlar, bunlar da güldürmek için… Derken havaya, iki direğin arasına bir tel gerildi. Evelce seyretmiş olan biribirilerine:
-Şimdi çıkacak, bu tellerin üstünde dolaşacak, diye malûmat satıyorlardı. Tele önceden bir numaralı yamak çıktı:
-Ben de yapoorum diye şaklabanlıklarla öte başa kadar gitti. Elindeki uzun çubukla muvazenesini temin ediyor ve dediği gibi hakikaten yapıyordu. Fakat biraz sonra ustayı seyrettikten sonra yamağın henüz epey acemi olduğunu iyiden iyiye anladık. Direğin dibindekilerden biri:
-Geliyor, işte, çıkacak, diye bağırdı. Rıfat sırığile geliyordu. Mail telin kenarında fazla durmadı, asfaltta koşarcasına yukarıya kadar çıktı orada biraz dinlendi, sonra 20-30 metre yükseklikteki bu ince, ip ince, ip gibi ince garip yol üstünde fütursuzca yürümeğe başladı.

Telin ortasında durdu. Elini kolunu kaldırıp indirerek jimnastiğe başladı. Hele bir aralık telin üstünde bir metre kadar yükseğe zıpladı ve tekrar ayaklarının üstünde tele düştü. Canbazlıktan anlıyanların ifadelerine göre bu numara değme babayiğitin kârı değilmiş. Hakikaten de öyle… Tasavvur edin: 30 metre yüksektesiniz. İnce bir telin üstünde
duruyorsunuz. Sonra o yükseliğe de kanaat etmiyor, bir metre havaya sıçrıyorsunuz, düşüyor ve tekrar telin üstünde, muvazene halinde duruyorsunuz. Bu harikulâde bir şey…
-Şimdi tabuta girecek… Bu müjdeyi de gene meslekten anlıyanlardan, yahut Rıfat’ı daha evel görenlerden biri ortalardan bağırarak vermişti. Oralarda bir tabut peydahlandı, Rıfat iple bu manzarası bile soğuk sandukayı telin üstüne çekiyor. Bas bayağı tabut… Tabut telin üstüne çıktı. Rıfat bunu, usturuplu bir şekilde tele koydu ve sonra kalktı, onun içinde
yatıverdi. Bunu bana biri anlatmış olsaydı, inanabilir miydim? Tel, telin üstünde
tabut, tabutun içinde insan… Telgezer, bu defa telde yatan olmuştu. Samimiyetle alkışladık.

O indiği zaman yüzüne tekrar baktım: hiç de heyecanlı değildi. Yalnız biraz yorulmuşa benziyordu.
-Bunlar zannettiğiniz kadar mühim işler değildir, dedi, çalışmak meselesi…
-Telin üstünde daha başka ne işler yaparsın.
Rıfat, “yerde ne yapabilirsem!” der gibi bir hareket yaptı ve sonra
bize onlardan birini söyledi:
-Koyun kesere mi, dedi ama bu biraz masraflı bir numaradır, her gece
bir koyunu nereden buluruz? Artık canbaz sözünü hattâ “at canbazı” terkibi içinde bile pek
ihtiyatlı kullanmalı. Çünkü canbazlık zannettiğimizden çok daha güç, çok daha tehlikeli ve çok daha marifetli bir iştir.

Posted in Gazeteler Arşivi | 3 Yorum

1950′nin “İstanbul Geceleri”

İstanbul Geceleri 1950′de çevrilmiş bir film. Başrollerinde Vahi Öz ve Ziya Keskiner, biri şişmanca, diğeri zayıf, biri akıllıca, diğeri biraz daha saf  iki arkadaşı oynuyorlar. Bu halleriyle Laurel ve Hardy tiplemelerine bir gönderme var gibi geliyor bana, ama emin olamıyorum. Bu filmin en ilgi çekici yanı hikâyesi değil, pekala bir belgesel olması. 1950′nin İstanbul gecelerinde olup bitenler konulu, nefis bir belgesel.

Filmin başında müzik idaresini Kadri Şençalar’ın yaptığını öğreniyoruz. Onun hemen ardından anılan isimler şöyle: Müzeyyen Senar Işıl, Hamiyet Yüceses, Mustafa Çağlar, Aziz Şenses, Abdullah Yüce, Ahmet Üstün, Coşkun Kardeşler, Hakkı Derman, Şerif İçli, Selahattin Pınar, İsmail Şençalar, Şükrü Tunar, Aleko Bacanos, Rüçhan Çamay, Zıt Kardeşler, Seska Akses, Jak Balesi. Filmin sadece müzikleri için bu kadar çok ve meşhur ismin anılmasından aslında değişik bir durumun olacağı aşikârmış, ben de buraya yazınca anlıyorum. Bazılarının ne denli meşhur olduklarını bilemiyorum aslında ben, en bilinenleri tanıyorum. Belki bu yazıyı okuyanlar diğerleri hakkında da bilgi verebilir, verseler ne güzel olur.

Film, Anadolu’nun bilinmeyen bir şehrinden İstanbul’a yanlışlıkla gelen iki zengin köylü arkadaşın İstanbul’daki maceralarını anlatıyor. Paraları bol olduğu için ve yanlarında kaldıkları güya üvey kardeşleri bunları dolandırmaya çalıştığından muhtelif eğlence yerlerinde geçiriyorlar vakitlerini. Filmin belgesel kısmı burası. Bütün bu eğlence yerlerine gidildiğinde filmin hikâyesinde bir ilerleme olmuyor. Masalarında oturmuş yeyip içerlerken sahneye birtakım şarkıcılar çıkıyor ve biz de onlarla beraber Hamiyet Yüceses’i, Müzeyyan Senar Işıl’ı, Abdullah Yüce’yi, Rüçhan Çamay’ı ve diğerlerini sahneden izliyoruz. Üstelik hemen hepsi, ikişer şarkı söylüyor. Bu şarkıların muhtelif kayıtları günümüze ulaşmııştır eminim, ama sahnedeki halleriyle görmek yine de bambaşka. İçlerinde bugüne ulaşmadığından neredeyse emin olduğum biri çok ilginç. Zıt Kardeşler isimli ikili sahnede muhtelif komiklikler yapıyorlar. Biri şişman diğeri zayıf iki adam bunlar, gerçekten kardeşler mi bilmiyorum, ancak Türkiye’de daha sonraları stand up tabir edilecek olan gösterilerin ilk örneklerinden olmalılar. Vaktiniz varsa filmi izleyin, hikâyede pek bir şey yok, ama bütün bu anlattıklarım izlenmeye ziyadesiyle değer.

Filmin en başında “And Film, Vahi Öz ve Ziya Keskiner’i İstanbul Geceleri filminde sunar” deniyor, hemen ardından aşağıya alıntıladığım yazıyı okuyoruz. Bu da artık hemen kimsenin yapmadığı bir şey, değil mi?

Filmin Künyesi

And Film
Vahi Öz Ziya Keskiner başrollerde
Diğer rollerde Nimet Tanrıöver, Ayçe Selika, Osman Alyanak, Zenne Necdet, Sadri Alışık
Operatör: Necmi Ar
Senkron: D. Filmeridis (Diamandi bu kişinin adı, başka yüzlerce filmde emeği var.)
Developman: Turgut Önal
Eşya: Necdet İnce
Ses: Yorgo İliadis
Filmi Derleyen: Orhan Atadeniz
Negatif Montaj: Marko Buduris
İstanbul ve Ses Stüdyolarında hazırlanmıştır.
Film Amili: Turgut Demirağ
Film Direktörü: Mehmet Muhtar

Son dakika eklentisi pek adil olmayacak ama filmi, diğer pek çok film gibi Youtube’ta izlemek mümkün. Sağolsun Sedat sorunca, bu yazıda bundan bahsetmediğimi fark ettim. Onun yorumu bu eklentiden daha önce yapıldı.

Yazan: Müsemma

 

Posted in Filmler | 2 Yorum

Reha İsvan

Reha Hanım unutulmadı.

Posted in Heybe | Yorum yapın

Mamıdefendi

Bir Mahmut Makal tutturmuş gidiyorsun diye başıma kakmaya niyetli okuyucuya fırsat vermeden, derhal diyeceklerime geçiyorum (sonra yine konuşalım).

Memleketin Sahipleri‘ni okudum ilk, burada gördüm “sınangılı yerler” diyor köylüler, “denenmiş yerler” yani. Buralarda kesin olarak cinler yaşıyor. Makal “Allahın başka yarattıkları neyse ne, yeryüzünün iki kıdemli ortağı var: Cinler ve insanlar”(s. 56), “Çocuklara sınangılı yerlerde olup bitenleri her vakit anlatıp durdukları için anaları, büyüyünce durumu olduğu gibi kabul edip bu toprakların kendilerinden önce başka sahiplerinin de bulunduğuna inanırlar” diyor (s.9).

Bir dizi olayı anlatırken “bunlar yanadursun çok kulplu dertlerine” diye geçiyor laftan lafa Makal. “Vah diyeceksiniz ama tavşan yamacı geçecek, kırk öğütten bir serencam iyidir” diyor köylüler kitaplarında Makal’ın. “Baharın çepelli günleri, paçaları çemreli…” diyor Makal. Sonra bayram günlerinde neden güzel giyinmek gerektiğini açıklarken “Bayram dolayısıyla mezarlığın toprağı cam gibi olurmuş. Gözü perdeli olan bizler bu değişikliği göremeyiz. Toprak cam gibi olunca yatan ölüler gelenleri seyrederlermiş. Kılık kıyafet bozuk olursa ‘lan geride bıraktıklarımız perişan’ diye üzülürlermiş” diyor (s.27).

Avarın bozulması, bozuntu zamanı, kulağasma, gömgök gövermek, kayırlık, korcalak, şalak, ısnayın günü, şinik, tefek, öteygün, sormuk, çikil, ocak olmak, kımçıtmak, haylamak, ehnezik, yancak, kön, cülük, gıvalak, üşüngünnük, hamaylı, çımkırtmak… bu kelimelerin hiçbirini duymamıştım, nereden duyup, bileceğim hem? Sonra Makal “yaşamın ne tadı varsa güneş yüzündendir, ay yoksulların lambasıdır” diyor. “Yaşamımız ne kadar durgun, düşünce ve yoksulluk içindeyse, besinlerimiz de o kadar basit ve sayılı” diye anlatıyor köydeki yoksulluğu Bizim Köy‘de (s.23). Nurgüz’ün yaman kış aylarında ısınmaya nasıl çabaladıklarını anlatırken,  ”Soba ve bu bölgenin bazı köylerinde olduğu gibi, tandır yok. Yalnız ocak; toplan başına, islen de islen. Önün kavurga kavursun, arkan harman savursun” diyor (s.18).

Bu örnekleri çok çok kitaplarında. Ben sanki bilmediğim, bir tuhaf alemin kapısında belirivedim, heyecandan içeri de giremiyorum, öyle kalakaldım kapıda. Şimdiye dek az olmayan sayıda halk bilimi çalışması okudum, ama hiçbir bilimsel derleme, çalışma Mahmut Makal’ın yarattığı etkiyi yaratmadı bende. Zaten böyle hisseden bir ben de değilim. Kitap ilk yayınlandığında en bildiğimiz isimleri zamanın, ne demiş burada buldum.

Makal hakkında okumalar yaparken anladığım kadarıyla hiç yayınlanmamış bir teze rastladım. Fay Kirby Berkes tarafından, Columbia Üniversitesi’nde doktora çalışması olarak yapılmış ve 1960′ta tamamlanmış. Tez aslında köy enstitüleri üzerine. Bizim Köy ile ilgili nispeten kısa bölümünde yazar linguistik açıdan Makal’ın kullandığı dilin şehirli entelektüeller üzerinde kurduğu hakimiyetten bahsediyor. Fay Kirby Berkes’in bu dediğini o kadar önemsiyorum ki, ömrümün kalan kısmında bunun ardından gidebilirim, hiç ardıma dönüp bakmam, şimdiye dek ne yaptıysam hatırlamam bile.

Memleketin Sahipleri ve Bizim Köy’ün Literatür Yayıncılık tarafından yayınlanan baskılarını kullandım bu yazıda. Fay Kirby Berkes’in tezine Bilkent Üniversitesi tez kataloglarından ulaşılabiliyor. Radikal’de yayınlanan “O Köy Bizim Köyümüzdü” haberi ne sebeple yapılmış tam anlayamadım, sanırım Literatür Yayıncılık’ın kitapları yeniden basacak olması sebebiyle. Ne olursa olsun, kaynaklara ulaşamaz bir haldeyken ben, derdime derman oldu.

Yazan: Müsemma

Posted in Köyler, Matbuat | 7 Yorum

Nurgüz

Nurgüz Aksaray iline bağlı bir köy. Diğer yandan Mahmut Makal’ın öğretmenliğe başladığı ve Bizim Köy isimli kitabında anlattığı köy Nurgüz. Nisan 2010′da Aksaray Belediye Meclisinin aldığı bir karara göre, dağlık bölgede yer alması ve ulaşımda güçlük yaşanması nedeniyle köyün alana taşınmasına karar verilmiş. Haberin metni burada. Nurgüz bir anlamda tarihe karışmış olacak böylece. (Bunu “güzel bir şey” olarak sunamıyorum)

Posted in Köyler | Yorum yapın

Mahmut Makal

Bu bloga ne yazacağımı uzun uzun düşünüyorum, kendimce seçici davranmaya gayret ediyorum. Mahmut Makal’ın kitaplarının her bir satırını buraya aynen alıntılayabilirim. Kafamdaki “ne güzel şey” tanımına çok etkileyici bir şekilde uyuyor onun yazdıkları.

Mahmut Makal, henüz 17 yaşındayken Nurgüz isimli bir köyde öğretmenlik yapmaya başlamış, 1940′ların sonunda. Kendisi de Aksaray’ın Demirci köyünde büyümüş birisi. İvriz Köy Enstitüsü’nde eğitim almış. Nurgüz’de gördüklerini edebi bir dille anlattığı ilk kitabı Bizim Köy 1950′de Varlık Yayınları tarafından basılmış. Kimine göre kitap deprem, kimine göre atom bombası etkisi yaratmış ülkede. O güne dek CHP tarafından çizilmeye çalışılan kusursuz Anadolu köyü imgesini yerle bir etmiş kitap. “Dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu’yu” temalı şarkılarda, şiirlerde anlatılanlardan bambaşka bir Anadolu köyü anlatmış Makal. Komunizm propagandası yapmak suçlamasıyla tutuklanmış, kısa süre içinde serbest bırakılmış, Anadolu köyünü anlattığı kitaplarını ömrü boyunca yazmaya devam etmiş.

Mahmut Makal’ın kitapları Türkiye’de köy, köycülük ile ilgili çalışanların eline illa bir değiyor, benim için de böyle oldu. Fakat ateşe değmek gibi yazdıklarını okumak. Sanırım zamanında pek çok kişinin de hissettiği buydu aslında. Memleketin Sahipleri kitabını okuyorum şimdi. Anlattığı bazı şeyler batıl inançlar hakkında bir fikri olduğunu zanneden ben gibi biri için bile çok afallatıcı. Elinize geçerse bu kitapları okuyun, okutun. Makal hakkında yazmaya devam edeceğim. Bunu sadece giriş yazısı olarak yazdım şimdilik.

Posted in Köyler, Matbuat | 3 Yorum

Sana Lâyık Değilim

Sana Lâyık Değilim Osman F. Seden’in 1966′da çektiği filmlerden biri. Başrollerde Sadri Alışık, Türkân Şoray, Gülbin Eray ve Önder Somer var. Aşağıda okuyacaklarınızı Sadri Alışık, Vahi Öz’e anlatıyor filmde, bir yandan rakı içiyorlar. Ekrem denilen kişi Osman karakterinin, yani Sadri Alışık’ın kardeşi. Bu filmin hepsi youtube’ta var, yalnız, bu kısmın dizilmiş hali sanmam ki herhangi bir yerde olsun. “Türkân aşkı buymuş demek” demiştim ilk seyrettiğimde. Başka hiç yolu yok, ya senarist, ya da her kimse bunu yazan, mutlaka o da aşıkmış Türkân’a. Çok muhteşem buraya yazdıklarım, filmin devamı da sürprizlerle dolu. Buyrun başlıyoruz:

-Yapılır mı abi, o kıza yapılır mı? Herşeyini ona borçlu be.

-Bilmez miyim eski halinizi ben. Ta şu kadardan tanırım ikinizi de.

-Ohoo bitaneydik o zamanlar be! Varsa yoksa Osman abisi. Analık, babalık, kardeşlik, hocalık, ne varsa benden gördü be! Anamdan babamdan kalan tek yadigâr. Yani üstüne titrerdim, sen de bilirsin. Hani Tonoz’un orda Hüsnü var ya, onun taksilerinde çalışırdık, koy oğlum. Ben gündüzcü, o gececi. Ee neme lazım eli açık adamdı Hüsnü. Birgün böyle yalvardım, Ekrem’in de altına bir araba çekti, tamam mı?

İşin altın devri o zamanlar, biz de hızlıyız ha. Korsanlık yok. Otel önü, Galata Rıhtımı hepsi bizde. Ne kadar seyahat şirketi varsa çivilemişiz. Kemiğin yağlısı önce bize düşüyor. Allah inandırsın, gün oluyor yevmiye yüzü buluyor.

Biz de önce façaları düzelttik diyorum yani ha. Hani tanımayan biri görse o sosyete Teomanlarından Erdinçlerinden biri zannedecek iyi mi? E ne de olsa gençlik, delilik, sonra bekârız da. Bir gün “Ali Efendi Dayı çağrıyor” dediler. Bizim pederle silah arkadaşıydı, yani beni de tanır ve sever yani, sizden iyi olmasın. Kızı Türkân acele Ankara’ya gidecekmiş bu imtihan davasına. Türkân dediğini de çocukken tanırım yani. “Bak hele” dedim “ya ne çabuk geçiyor zaman”. “Sana emanet” dedi Ali Efendi Dayı. Ya lafı mı olur emanet kız tabi ya.

Bir de baktım Türkân hii ay parçası gibi nutuk tutuldu böyle. Hani heykel olmuşum heykel, ev eşyası gibi kalmışım. “Kız ya sen bu kadardın” dedik demedik, atladık arabaya doğru. İki laf ettik baktım ağzından bal akıyor, yav yok böyle şey be. Hani o yolları, o Bolu Dağlarını geçtik mi, uçtuk mu nimete kör bakayım hatırlamıyorum ha. Ya beş saatte girmişim Ankara’ya. Sonra kız emanet ya gece attım iskemleyi kapısının önüne, iki paket de cigara, sabaha kadar oturdum iyi mi?

Ertesi gün verdi imtihanı atladı arabaya. Yav kız değil afet be. Hani giderken uçuyoduk ya, dönüşte kaplumbağa. Böyle otuz kırk kilometro diyorum. “Niye?” diye sordu birkaç kere, “bozuk mozuk” dedik, yersen tabi. Yol bitecek diye ölüyorum abi. Sonra bitti o yollar iyi mi? Kasımpaşaya geldik, elimi sıktı, “gene görüşelim” dedi, “teşekkür ederim, senin kadar tatlı, iyi bir insan görmedim” dedi. Böyle içimden bir şey aktı kalbime oturdu kurşun gibi. Sonra elini salladı. Allah kahretsin yani erkeklik olmasa ağlayacağım be. Üç, beş gün gelemedim kendime. Ya buram yanıyor abi, nah, direksiyon, yol, taş, viraj… Ya trafik memurunu Türkân görüyorum iyi mi? Sebepsiz yere doluyor gözlerim. Ne yemek, ne içmek. Durup dururken bir ağlama. Ölüyorum be!

“Noluyosun?” dedi Ekrem. “Hiç” dedim ama ısrar etse de anlatsam diye içim gidiyor. Sonra baktım üstelemedi, ben kendiliğmden döküldüm. Yani ihtiyaç abi anlarsın. “Bana bak” dedi Ekrem, “sen kim, o kim”. “Babasının yanında yirmi tane Osman çalışıyor” dedi, “kapısında on kişi nöbette” dedi. Ben de “onbirinci olurum” dedim yattım nöbete iyi mi?

Evden adımını atıyor atmıyor dışarı şak açıyorum arabanın kapısını Önce hık mık etti ama sonunda alıştı ha. Beni görür görmez vallahi yani böyle ışık ışık parlıyor gözleri öl desin öleyim abi, anlatılmaz ki abi anlatılmaz ki. Efendilik, güzellik, nezaket, alçakgönüllülük. Ya kağıt helvası yiyor abi var mı böyle şey. Ne istersen onda ha. Ali Efendi Dayı’ya bahsetmiş benden bir gün, “babam seninle görüşmek istiyor” dedi. Böyle kalbim ayağımın dibine yuvarlandı ölüyorum zannettim. “İster misin?” dedim, hani olacak şey değil ama, ne demişler ümit fakirin ekmeği ye memet ye.

Böyle çarpa çarpa ettik sabahı, şak damladım oraya. Ondan sonracıma böyle baktı baktı, sonra çıkardı otuz bin lira attı önüme, “araba al kendine” dedi, “yavaş yavaş ödersin bana” iyi mi? Ya ben onun arabasında değilim, kapıldım mı bir ümide. “Beni beğendi” diyorum Allahım. Yani bir ara kapansam ayağına, “ölüyorum” desem, “ölüyorum Türkan’a” be. “Ya acıyın bana, bütün ömrümü” desem, “yani onu mesut etmekle, çalışmakla, sevmekle desem” yani böyle yani, Allah be!

“Hadi be” dedi Ekrem, “bakalım kız seni ister mi?” Ama ben kafama koydum açılıcam kıza. Geçtim aynanın önüne abi, saatlerce talim ediyorum. Bütün fiyakalı lafları yazmışım romanlardan Hani Nerime Kadir, Mahmut Mesat Bozkurt, hepsini ezberlemişim. Tam gidicem geldi mi askerden bir celp. Ne o bilmem kırk beş günlük tekamül kursu varmış. Kurs takar mı aşkı maşkı. Hadi ben cihet-i askeriyeye.

Arabayı bıraktım Ekrem’e, “oğlum göz kulak ol şuna” dedi, ama tam aldım bavulu “Ali Efendi çağrıyor” dediler, haber geldi. Tabi ben de ne yapayım, çaresiz Ekrem’i götürdüm, “kardeşimdir” dedim, “hani ben ne isem o da odur” dedim, “namusludur” dedim. E tabi biz böyle vasiyet edince yani “kardeşim” falan deyince akan sular durdu tabi.

Fakat abi asker ocağında vakit nasıl geçti ne oldu bilmiyorum, hatırlarsam ölünü göreyim. Yaşıyor muyum, yaşamıyor muyum ne

oluyor bilmiyorum abi. Sonra bir üsteğmenimiz vardı yani sizden iyi olmasın, erkek mi erkek yani. Bir gün böyle dalıp gitmişim elimde de Türkân’ın resmi.Üsteğmen geldi, resmi aldı elimden, baktı baktı, sonra böyle yani bir tuhaf oldu çocuk. Böyle durdu durdu, sonra dedi ki bana “oğlum” dedi “erkek adam ağlar mı be ağlar mı erkek adam?” Ben de tabi “üsteğmenim” dedim “ağlar da sızlar da bu ne davadır bilirsin” dedim, tabi o çocuk da bir kalp taşıyor yani, resmi verdi, kendi gitti, benim askerlik de bitti zaten.

Tak ben hemen kahveye. “Merhaba, Ekrem nerde?” filan dedim, herkes kendi dalgasında. “Yav Ekrem, yoksa?” dedim “arabaya mı bir şey oldu, yoksa Ekrem’e mi bir şey oldu?” “Valla birşeyi yok abi” dediler. “Yani uğramaz oldu” dedi kahveci iyi mi? Baktım pis Feriıdun kıskıs gülüyor. “Ulan sen herşeyi biliyorsun” dedim, yapıştım yakasına. Arkadan birisi “dur” dedi ve elime bir davetiye sıkıştırdı: “Oğlumuz Ekrem Gürbüz ile kızımız Türkan Selman’ın bilmemne tarihinde Kasımpaşa Ünsal aile salonunda nişan nişan…” Birden buğulandı etraf, hiçbir şey göremez oldum. Sesler şekiler karıştı, su serpmişler suratıma. Böyle kahvecinin otomobilin anahtarını uzattığını gördüm. “Ekrem bırakıp gitti” dedi. “Hiçbir şey söylemedi mi?” dedim. Söylememiş, sadece çekmiş, gitmiş.

Haftası geçti geçmedi kaybettik Ali Efendi Dayı’yı. Toprağa verildiği gün gördüm ikisini de. Türkân boynuna sarılmış ağlıyordu. O yüzüme bile bakamadı kaçırdı hep gözlerini. Bir an göz göze geldik, yandaki kahveyi işaret ettim.. Çektim insanın kıt allahın bol yerine, ellerime kapanacak oldu, tükürdüm suratına, “yapma” dedi köpek gibi yalvardı, acıdım. “Ulan birşey istemem senden, sadece iyi bak ona” dedim. “Bir incittiğini göreyim kardeşim demem gebertirim” dedim, vurdum vurdum vurdum.

Sonra, sonra kız kaldı mı sana kimsesiz. O senenin Mart’ına evleneceklerdi. Önce çarşıdaki dükkânları sattırdı biçareye, sonra Piyale’deki evleri, daha sonra babadan kalma köşkü. Kız kira evine çıktı. Düğün için yaptırdığı elbiseyi sandığa kaldırdı. Ne yapsın? Bugün tapu, yarın garaj, öbürgün arabalar, belediye, otobüsler, gene garaj garaj… Uyuta uyuta bu hale getirdi kızı…”

Posted in Filmler | Yorum yapın

Hoca İsmail

Aşağıdaki yazı, 1950′lerde İstanbul Üniversitesi’nde çalışmış Alman Oryantalist Helmutt Ritter’in bir makalesinden başlangıcı. Makalenin adı: ”Autographs in Turkish Libraries”. Oriens isimli bir dergide 1953′te yayınlanmış. Merak edip okumaya girişenler, çok sevecekler bunu, çok eminim:

“Some years ago I made up my mind to ascertain how many manuscripts there are in the libraries of Istanbul. I walked from library to library and bade the librarians to give me the exact official numbers of the manuscripts entrusted to their care. They did, and after I had finished with all the libraries, I added up the figures given to by the librarians. The total sum was about I24,000. This is an enormous figure. No capital in the East nor the West can boast to preserve such an amount of manuscripts. Istanbul is the first center of Arabic, Persian and Turkish manuscripts in the world, and it is one of the incontestable merits of the Turkish conquerors of Constantinople to have saved these rich treasures of Islamic Culture in their new capital from destruction and dispersion. The history of the individual libraries of Stambul remains to be written. Most of them are pious foundations of the sultans, of vezirs, secretaries of state, shaikhulislams and others. The selection made by these great collectors proves in many cases that they were possessed of a remarkably high standard of connoisseurship and scholarship. One of the higly learned collectors of manuscripts in modern Turkey was our late friend Hoja Ismail, librarian of the Umumi Library at Bayezid Square. He was the best Arabic scholar of Turkey, and I also often would ask him questions on learned subjects and profit very much from his vast erudition. Unfortunately, it was not always easy to approach him, for he would always be surrounded by a flock of cats, which he loved tenderly. They would be sitting on his lap, his shoulders, his arms, on the heaps of manuscripts around him, shortly everywhere, and their presence was to him of vital importance in the same degree as books, scholarship and everything else. We used to call him “the Abil Huraira of his time”. He was one of the original types who are more and more dying out, both in Europe and in the East. He never allowed himself to be photographed. Once, however, I succeeded to get a snap-shot of him, while he had plunged into an Arabic manuscript. (As a matter of * A paper read to a group of Orientalists at Oxford and Cambridge in May 1950. Hellmut Ritter fact, he would very rarely condescend to read printed stuff. He would say: “If a book is printed, there remains no flavour in it any more.”) After his death, the photograph I had made was enlarged and put into the introduction to the new edition of Hajl Khalfa’s Kashf az- Zunfin. Hoja Ismail never wrote a book. But he would dictate whole books to other scholars, and so many books are said to have been published under the pretended authors’ names, the actual author being Hoja Ismail Efendi. Now, this man had been collecting books and manuscripts for about forty years. This was rather easy for him, for everybody, who had inherited Arabic or Persian books from his fathers and did not know, what to do with them, would carry the books to the Umumi-Library and show them to the learned hoja of the cats. Thus he had been able to accumulate tremendous treasures of books, which he would very seldom show to other people. In his lifetime, I saw perhaps five or six specimens of his collection. Most of his books were stored in an unused old oven. After his death, the Government purchased his library and asked a committee of scholars and librarians to make something like a handlist of it. The books were taken out of the oven, registered and counted. Their number amounted to 28,000, among them about 13,000 manuscripts. They are now kept in the Library of the Faculty of Languages, History and Geography in Ankara. I succeeded in taking photographs of some of them. Sometimes, before putting a manuscript beneath the lense, I had to shake out the flour, which had got into it during its stay in the oven…”

Posted in Alıntılar | Yorum yapın

Mutfak

Bu fotografi bir “arkadas”im cekti, ama ictenlikle haset ederek “keske ben cekseydim” diyorum her baktigimda. Artik kullanilmayan bir ciftligin mutfagindan bu kare. Ciftlik tumuyle muze haline getirilmis. Bu karenin bende cagristirdiklarini anlatmaya calisacaktim, ama simdi yazarken fark ettim ki, beceremeyecegim galiba. Butun cocuklugum, annemin isbilir elleri, aksamustu uykulari, babamin uzaklardan gelisi hep.

Posted in Fotoğraflar | 3 Yorum

Yaban

Bruce Clark aslinda bir gazateci. 1924′te Yunanistan ve Turkiye hukumetleri arasindan yapilan Nufus Mubadelesi ile ilgili (galiba) cok guzel bir kitap yazmis: Twice a Stranger, The Mass Expulsions that Forged Modern Greece and Turkey.  Kitabin daha ilk sayfalarini okuyorum, o sebepten “galiba” diyorum, okudugum yere kadar guzeldi.

Kitap soyle bir metinle aciliyor, siir gibi yazilmis, ama degil de tam. Kitaptaki satir duzenlemesiyle, aynen alintiliyorum:

Gec kaldik anilari kaybetmeye
o ilk malzeme yitti gitti
ilk mubadiller goturduler anilarini
oysa onlar hemen kaydedilmeliydi
uzerinden seksen yil gectikten sonra
ani savaslari
her turlu manipulasyona acik
Mubadeleyle ilgili her metnin ozu ayni:
“Yerinde dogup yabanda kocamak”
iki yerde de yabanci olmak

Profesor Ayse Lahur Kirtunc demis bunlari (kitapta mubadillerin cocuklari, torunlariyla  gorusmeler de yer aliyor). Metnin Ingilizcesi de var hemen altinda. Orada “yabanda kocamak” cevrilememis. “Birth in one place, growing old in another place” diyor. Halbuki “yaban” kelimesinin cagristirdiklari cok derin, anlamli, dokunakli geliyor bana.

Dedesi Selanik’ten Istanbul’a bu mubadele sirasinda gelmis biri olarak, gelip benimle gorusme yapsaydi yazar, neredeyse butun hayatimi sekillendiren, en nihayetinde beni bu yasimda buralara surukleyen/savuran ic sesi anlatirdim. O ic ses/sesler yuzunden bu kitap cok heyecan veriyor bana simdi. Oysa Turkiye’de dergide calistigim yillar boyunca mubadeleyle ilgili pek cok makalenin yayinlanmasi icin calismisligim oldu. Sanirim aradaki fark, en nihayetinde benim o ic ses dedigim seyin pesinden gitmis, ona odaklanmis olmam.

(Bu Turkce karakter meselesi sevimsiz oluyor cok. Bilgisayarimi masanin ustunden yere dusurdum, calismaz oldu, tamir ettiremedim henuz, o sebepten okul kutuphanesinden ancak bu kadar, boyle yazabiliyorum. Kusuruma bakmayin).

Posted in Matbuat | 1 Yorum

Kitaplar arasinda unutulanlar

sunlightBu siteyi simdi gordum: Forgotten Bookmarks Sitenin sahibi, kitaplar arasinda buldugu kagitlari, yapraklari, kartlari, mektuplari, ilanlari yayinliyor.

Yillar evvel evimdeki kitaplarin sayisini azaltmaya calisirken, o zamanlar 6 yasinda olan yegenim Zeynep’e, ona verdigim her kitabin icinde unutulmus bir sey olup olmadigini kontrol etme gorevi verdim. Buyuk zevk alarak yapti bu isi. Ilkokul birinci sinifa ait okul kimligimi, ortaokul pasolarimi, dedemin osmanlica yazdigi kucuk bir pusulayi, muhtelif sahiden de unutulmus fotograflari buldu. Her bulduguna buyuk bir ilgiyle baktik o gun. Zeynep’i ne kadar etkileyebilecegini dusunmeden soyle bir laf ettim ona o gun: “Sen cok sanslisin, cok ilginc seyler buldun bugun. Arkeolog olabilirsin belki, o zaman da topragin altindan cok ilginc seyler cikarirsin”. Bu dedigim Zeynep’i o kadar etkiledi ki, o an arkeolog olmaya karar verdi. Ustelik bu karari o kadar kesin ki, yillardir baska bir sey olmayi dusunmuyor. Fikrini de degistirmiyoruz. O gun Zeynep, ilginc nesneleri kendisine dogru ceken dogal bir yetenegi olduguna kanaat getirdi sayemde. Ben de cocuklarla konusurken bir kac defa dusunmek gerektigi konusunda son dersimi almis oldum.

Sitede yayinlanan kartlarin bazilari rahatsiz etti beni. Ilgincler ilginc olmasina ama, baska birinin ozel hayatinin, hissiyatinin boyle ulu orta yayinlaniyor olmasi fikri rahatsiz edici. Sorsan o kisiye belki izin vermeyecek! Bu ayrintilari kolayca yok sayiyor insanoglu ilginclik ugruna. O insandan izin alma imkani ortadan kalktigi icin, bir anda hersey kullanilabilir oluyor. Oyle mi bilemiyorum!

Posted in Heybe, Matbuat | 8 Yorum

Beni Bak biyo

Bir “arkadas”im yolladi bu siteyi. Sabahtan beri oku oku doyamadim:

“Dengizlici gonuşmeye sevennerin, “ne utancem gocu bubamın gonuşmasından” diyennerin buluşmu yeri olcek gari bura. Sen di bakıve biyocuk. eye ben di yazcem bura, benim di dengizlicem beg gadındır deyosan benibakbiyo@gmail.com adrasına haba ve sen di bizi gatıl.”

0d1b77c33f17447fd45203aab726d1

Posted in Heybe | 11 Yorum

Siyah Beyaz Türk Filmlerim

Okulun kutuphanesinde birseyler yetistirmeye cabaladigim su saatlerde, isten kacmak icin degil, bu yaziyi yazmayi daha da bekletemeyecegimden yaziyorum.

Ah_güzel_istanbul_afişBir suredir (son on gundur) geceleri uyumadan evvel siyah beyaz Turk filmlerini izliyorum. Aslinda Istanbul’un eski hallerini gorebilmek icin basladi bu sevda. “Tanidigim bir yer cikacak mi, benzetecek miyim, o yer neresi anlayacak miyim? derken, esyalari seyretmeye basladim. “Koltuklar, kapilar, duvarda asili cerceveler, cercevenin icindeki resimler, masalar, telefonlar, cicekler, duvardaki takvimler” derken filmlerde oynayanlari seyretmeye basladim. “Sadri Alisik ne tuhaf, ne akil almaz derecede etkileyici bir aktormus, Hulusi Kentmen bir zamanlar gencmis, Ayhan Isik kabadayi rolu yapamiyormus” derken, konusmalar, ifade sekilleri dikkatimi cekti. Eve henuz gelen birini “safa geldiniz” diye karsilamalar, “bu kusagin esbabi mucibesi nedir?” diye sormalar, “bu bagcikli pabuclar hep kallestir, arkadan vururlar adami”ya gulmeler… derken en nihayetinde filmin kendisini hakkini vererek seyreder buldum kendimi. Yani, adet oldugu uzere kucuk gormeden, burun kivirmadan, begenmezlik etmeden; tam tersine, cok begenerek, ozlem cekerek, ait hissederek, cok mutlu olarak.  Ne buyuk yanilgi imis, bu filmlerde hep bildigimiz hikayelerin konu edildigini dusunmek, ayni kizin ayni adama kavusamayacagini sanmak. Hazine buldum sanki ben, cok seviniyorum.

(Yan taraftaki baglantilarin arasina, seyrettigim filmler hakkinda bilgiler koydum/koyacagim. Hep gozumun onunde olsunlar istiyorum. Rakamlar filmlerin seyredilme sirasina goredir).

Posted in Filmler | 1 Yorum

Zeynep Hanım ile Yusuf Kâmil Paşa

Zeynep Hanım, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızıdır. Yusuf Kâmil Paşa sadrazamlığa kadar yükselmiş bir Osmanlı devlet adamı. Haklarında bilgi alabileceğimden emin olduğum en güzel kitaplarımdan çok uzak olduğumdan, internette haklarında okuduklarımla yetinmek zorundayım. Üstelik fotoğraflarını da bulamadım.

En yaygın inanış çocukları olmadığı için konaklarını bir doğum hastanesi olarak kullanılmak üzere miras bıraktıkları. Oysa diğer yandan, henüz hayattayken, bugün Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nin bulunduğu arsayı satın aldıkları ve hastane binasını yaptırdıkları da söyleniyor. Burada doğan her çocuğa Zeynep ve Kâmil isimlerinin göbek ismi olarak konulduğuna inanılıyor. Hala böyle mi bilmiyorum. Ekşi Sözlükte de eskiden doğan her çocuğun fotoğrafının çekildiğini ve dosyasına konulduğunu yazmışlar. Hiç duymamıştım bunu da. Hastanenin kendi web sitesinde kısa bir tarihçe sayfası da var.

İşin aslı nedir tam bilmemekle beraber Zeynep Hanım ile Kâmil Paşa’nın yaptıkları eşine az rastlanır türden bir hayır işi olduğu ortada. Kim oldukları artık hemen hiç bilinmezken, ümit ettikleri gibi isimleri yaşıyor. Mesela, otuz beş yıl önce bugün, bu hastanede doğan ben, Zeynep göbek ismini taşıyorum.

Posted in Heybe | 9 Yorum

Osmanlı Belgelerinin Dili-Özel Mektuplar

Mübahat Kütükoğlu’nun Kubbealtı Neşriyatı tarafından basılan Osmanlı Belgelerinin Dili isimli kitabının 229. sayfasından alıntıdır:

Özel Mektublar

[...]

Bu çeşidli vesilelerle yazılan mektublar ile cevabları, hep belli kalıblara uygun olarak kaleme alınırlardı. XIX. yüzyılda kitâbet usûllerinde değişiklik meydana gelmiş ve yeni kalıblara göre yazılmağa başlanmıştır.

Oğuldan anneye: Şefkatlü, hakikatlü, sebeb-i terbiyye-i vücûdum vâlidem hazretleri

Anneden oğula: Nûr-ı bâsiret-i iftihârım oğlum efendi hazretleri

Babadan oğula: Kurre-i ayn-ı cihan-bînim, ciğer köşem oğlum efendi hazretleri

Eşler arasında: erkekden kadına İffetlü, ismetlü, muhabbetlü, harem-i muhteremim hanım hazretleri

Kadından erkeğe Bâis-i âsâyiş ü râhat cânım zevc-i hamîdet’ül hısalim efendi efendi hazretleri

Bu hitapların biraz daha sadeleşmiş hallerine 19. yüzyılın sonlarında rastlanıyor. Onlarada derli toplu, güzel bir örnek bulursam yazarım. Aklımda bir şunlar kalmış: iki gözüm, ciğer parem, sebeb-i mevcudiyetim…

Posted in Alıntılar | 5 Yorum

Rakı Parası

son posta-raki parasiBir süre evvel boyumdan büyük bir işe kalkıştım. Türkçe harfli gazete arşivi oluşturmaya çalıştım internette. 1000′den fazla (ama ne kadar fazla bilmiyorum) haberi toparladım. Diğer internet girişimlerim gibi bunun da tek başıma altından kalkamayacağımı anlaşılınca ertelemek zorunda kaldım. Daha munasip bir zamana. Yanda gördüğünüz haber de bunlardan biri. Bu blogu ilk açtığımda maya yaptım dediğim  yazılardan biri,  Seyyar Günahkâr da onlardan biri, belki en etkileycisiydi. Elimdeki olağanüstü malzemeyi bazen buraya da koyuyorum. Puntoları küçük bulan, “okuyamam ben bunu” diyenler için metni de üşenmedim dizdim.

Akşam, 13 Şubat 1936
“Tevfik adında biri dün gece Edirnekapı dışarısında bir meyhaneye gidip geç vakte kadar rakı içmiş ve sarhoş olduktan sonra para vermeden savuşmak istemiştir. Meyhane sahibi Hüseyin parasını isteyince Tevfik hiddetlenmiş ve
-Bu havada rakıya para verilmez. Kar yapıyor, cebimdeki para ile otomobile binip evime gideceğim.
Demiştir. Bu yüzden çıkan kavgada Tevfik bıçakla meyhaneci Hüseyini kasığından tehlikeli surette yaralayıp kaçmıştır. Vaka polise bildirilmiştir. Yaralı Hüseyin baygın halde hastaneye kaldırılmış, Tevfik yakalanarak tahkikata başlanmıştır.”

Çok uzak hiç bilmediğimiz bir geçmişin, bir yerinde, bir meyhanede olup biteni bilebilmek oldum olası beni çok etkiliyor. “Sonra ne olmuş peki Tevfik’e?” deyip, işin peşine düştüğünüzde de, mazallah gerisi geliveriyor.

Posted in Gazeteler Arşivi | Yorum yapın

Vapurlu Denizler

Ben Üsküdar’da doğdum, büyüdüm. Çiçekçi’de. Avrupa yakasına taşındıktan sonra kendine arkadaş edinemedi annem. Bütün arkadaşları Üsküdar’da kaldığı için haftanın en az üç günü sırasıyla, otobüse, vapura ve dolmuşa binerek Üsküdar’a giderdik.

Vapur çocukluğumda, bütün yaşantımın doğal bir uzantısıydı. Annem üst katta, açık havada oturmak isterdi, mutlaka çay içerdi, rüzgâr eserdi, iyot kokardı.

On sekiz yaşında Ankara’ya okumaya gittiğimde ömründe Ankara dışına hiç çıkmamış biriyle tanıştım.  Bana “vapur nasıl bir şey?” diye sordu. Şaşkınlığımı gizleyemedim. Bir insan nasıl olur da vapur görmemiş olabilirdi? (yaşımın on sekiz olduğunu bu sebepten yazdım cümlenin başına, öyle acemilikler yapıyor insan acemiyken).

Şimdi burada deniz olmadığınan (Trakyaca) bazı günler acıklı acıklı fotoğraflara bakıyorum. Bin sene öncesiymiş gibi gelen anneyle vapur maceralarından anlar hatırlıyorum. Vapur yanaşırken tahta iskeleyi beklemeden atlayan insanların cesaretlerine çok hayrandım. Kendimi sürekli, o daracık yerde, vapurla iskele arasından deniz düşerken görürdüm. Annemin çay bardağını tutuşuna da hayrandım (aslında o vakitler annemin herşeyine hayrandım). Vapurun arkasında öpüşen çiftlerden hiç hazzetmiyordum, yaptıkları iğrenç bir şeydi.

vapurlarKendim kendime vapura binmeye başlayınca, kendi vapur geleneklerimi oluşturdum. Mutlaka çay içmek, mutlaka fotoğraf çekmek, hiç bir şey okumamak gibi. Sonra Eminönü’nde geçirilen vakitler başladı. Tahtakale’de, Mahmutpaşa’da, Cağaloğlu, Sirkeci’de.  Şimdi burda yaşarken sadece deniz kenarında olduğu için de değil, Eminönü’nün herşeyini çok özlüyorum (Zeynep dört ya da beş yaşındayken Emine önü diye bellemişti buranın adını).

Bu yazının en güzel tarafı vapurun, denizin ta kendisi. Ankara’da geçirdiğim dört yıl, burada geçirdiğim, geçireceğim dört yıldan sonra herhalde içinde su olan bir yeri seçeceğim yaşamak için. Hatta Kabataş Setüstü’nde bir teras katında yaşamak istiyorum. Tüm sevenlerimi oraya beklerim.

Posted in Heybe | Yorum yapın

İbrahim Demirel

alic agaciBen yeni öğrendim İbrahim Demirel’i. Adını ilk Alıç Ağacı ile Sohbetler kitabında gördüm. Ankara Dikmen’de yaşayan alıç ağacının fotoğrafları Tübitak’tan çıkan kitabın ikinci baskısında var. Sonra The Seed and the Soil isimli kitabın girişinde bir fotoğrafını gördüm. Bu iki fotoğraf bende, İbrahim Demirel’in Anadolu’yu, toprağı, çocukları ne güzel görüntüleyen biri olduğu izlenimini uyandırdı. Bu sabah da fotoğraflarının da sergilendiği web sayfasına baktım. Mutlaka çok güzel fotoğraf çekeceğim diye uğraşmayan, güzel gördüğü yerde denklanşöre basmış birinin fotoğrafları gibi geldi bana. Güzeli görmeyi bilen, fotoğraf çekmekten haz alan biri. Bazı çok usta fotoğrafçıların, usta diye adları çıktıktan sonra çektikleri her fotoğrafta ustalıklarına bir atıf oluyor. Kendi doğal hallerini kolayca unutup, adı çıkmış ustaya çektiriyolar artık fotoğraflarını. O fotoğrafları sevemiyorum ben. İbrahim Demirel’in çektikleri bu yüzden daha yakın geldi bana.

Fotoğraflar kısmında “Anadolu’dan Canlar Pazarı” serisine bir göz atın. Ben bir kadın olarak çekemezdim bunları diye düşündüm. Kadınlar ellerinde makina her ortama giremiyorlar. Daha doğrusu girebilecekleri durumlar var, giremeyecekleri durumlar. Ben elimde makina Tahtakale’de fotoğraf çekmeye çalışırken sağdan soldan gelen tacizlere aldırış etmeden ancak bir kaç saat geçirebiliyordum. Sıradan olmayan bir iş yaptığınız, bir kare yakalayacağım diye bilmem kimin dükkânının önünde normalden daha uzun süre oyalandığınızda  erkekler derhal iletişim kurmaya çalışıyorlar. Elbet iyi niyetlisi, zararsızı da var, arsızı da. Kapalıçarşı’da turist zannettiklerinde ses etmediğim zamanlar da olmuştur, sırf bu sebepten. Erkeklerin giremediği, giremeyeceği kadın ortamlarının fotoğraflarını çekmek istiyorum ben de bu sebeplerden (hamamları kastetmiyorum).

Posted in Fotoğraflar, Matbuat | 5 Yorum

Elazığ Ağzı ile Burçlar

Bunu Elazığ merkeze bağlı Aşağıdemirtaş köyünün web sitesinde buldum:

Goyunun Herifi (KOÇ)
Şansız döni, işler yoluna giri… Ekonomiz birezim düzelecek

Tosun (BOĞA)
Siz siz olun galp gırmayın… Galp gırmah golaydır ama yapmah çoh zordur

Çütüzler (İKİZLER)
Ne gadar sevünsez azdur… Aşk da, iş de yolunda…Bayram etsez yeridir

Çayan (YENGEÇ)
Size uzun bi yol görüni… Tatil zamanı del, ama gine siz bilirsiz

Orman Ağası (ASLAN)
Çoh sevineceğiz bi haber alacahsız… Postacı gapızı çaldı çalacah

Kelle (BAŞAK)
Anlaşılan siz dedigoduyu çoh sevisiz… Milleti çeküştürmekten vazgeçin

Gantar (TERAZİ)
Size en yahın arhadaşız kelek yapi… Orda burada hakgızda ileri geri gonişi

Ahu Bocigi (AKREP)
Nereye gitsez orayı gurutisiz… Bu sıra Elazığ maçlarına heç getmeyin

Eğrülmüş Demir (YAY)
Elin işine garışmayacam deyisiz, gine de garişisiz… Eyliğiz kötülük oli

Gıdik (OĞLAK)
Dediğim dedik çaldığım düdük deyisiz… Yazuhtur babam yazuh

Sitil (KOVA)
Yağacah yağmurlara gara dikgat edin… Fazla ortalıhlarda dolaşmayın

Deniz Guşu (BALIK)
Efferim size, bu sıra bildigiz gibi devam edin

Posted in Köyler | 2 Yorum

Robenson Süleyman Kılıç

Edirne’nin Enez ilçesine bağlı Kocaali köyünün web sayfasında buldum bunu:

“Köyümüz İnsanı Robenson Süleyman Kılıç

60 yıldır, dağdaki kulübesinde tek başına yaşıyordu.Hisar Dağ’da Atı ve keçisiyle 60 yıldan beri yalnız yaşayan Süleyman KILIÇ tam 87 yaşında…Aramızdan ayrıldı.
O Enez’in Kocaali Köyünde doğmuş, askerlik dönüşü evlenmiş ancak bu evlilik 6 sürmüş, eşi ve kardeşiyle kavga etmiş ve boşanarak köyü terk edip kendini dağlara vurmuş. Bir süre çobanlık yapan ancak parasını alamayan Süleyman KILIÇ sonunda insanlardan uzak kendine bir kulübe yaparak yaşamını Hisar Dağı’nda bir nevi Robenson gibi sürdürmeye başlamış. Bir atı ve Enez Kaymakamlığı’nın verdiği bir keçisi bulunan Süleyman Kılıç, kendisine sadece doğa ve hayvanlardan oluşan bir çevre kurdu ve “Enezli Robenson’ olarak anılmaya başladı. Bahçesinde yetiştirdiği meyve ve sebzelerle beslenen Enezli Robenson, 60 yıl boyunca yaşadığı dağda hiç gazete okumadı, radyo dinlemedi ve televizyonla tanışmadı.
Arap adındaki atı ve 80. doğum gününde Enez Kaymakamlığının armağanı olan keçisiyle tek başına yaşayan Süleyman KILIÇ İlçe merkezine yılda bir iki kez sadece kendi yetiştirdiği sebze ve meyveleri satmak için iniyor. Ekmeğini çobanlardan onlara meyve satarak sağlayan Enezli Robenson, gıdasını Bahçesinde yetiştirdiği Badem, İncir, üzüm ve şeftali ağaçlarından elde ettiği meyvelerle sağlıyor.
“Sabah kalktığımda daha önceden kuruttuğum meyveleri kaynatıp içiyorum. Arı kovanından bir kaşık ta bal aldım mı kahvaltı işi tamam” diyen Enez’li Robenson bir ekmeğin kendisine 3-4 gün yettiğini söylüyor. Öğle yemeği ise mevsimine göre toplayıp pişirdiği bitkiler. Kendisinin yaptığı taş ve sazdan oluşan kulübelerde yaşayan Süleyman KILIÇ bir kez Enez Kaymakam’ının kendisi için görevlendirdiği Dr. Halil CAN tarafından muayene edilmiş ve Kalp yada Tansiyon’a dayalı herhangi bir bulguya rastlanmamış..
Radyo dinlemeyen Televizyonu ise hiç bilmeyen Enezli Robenson hayatını dağlarda tamamlayıp burada ölmek istediğini söylüyor. Son derece dinamik ve sağlıklı görünen 87 yaşındaki Süleyman KILIÇ Ulusal basının da ilgi odağı haline gelmiş. Çeşitli yayın organlarından kendisiyle görüşmeler yapmak üzere Hisar Dağı’na gelenler arasından bir tek Nurseli İDİZ’i unutamıyor. “O Nezih bir hanım efendiydi, Hayatımın en önemli anısı olacak. Onun candan ve içten davranışını unutamam” diyor.
Geçen yıl attan düşerek ayağını kıran ve bir süre Keşan Devlet Hastanesi’nde yatan Süleyman Kılıç, hastaneden çıktıktan sonra, Keşan Kaymakamlığının girişimi ile Edirne Huzurevi’ne yerleştirildi. Buradaki yaşamından sıkılan Enezli Robenson, bahçesini ve hayvanlarını özlediği için dağdaki yaşantısına geri döndü.
Edirne’nin Enez ilçesi’nde insanlara küsüp, 60 yıl boyunca Hisar Dağı eteklerinde sazdan yaptığı kulübede tek başına yaşayan, 87 yaşındaki “Enezli Robenson’ lakaplı Süleyman Kılıç, geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.
Süleyman KILIÇ, şu an Kocaali Köyü mezarlığında toprağa verilmiş olup kendisini rahmetle anıyoruz.

60 yıldır, dağdaki kulübesinde tek başına yaşıyordu.Hisar Dağ’da Atı ve keçisiyle 60 yıldan beri yalnız yaşayan Süleyman KILIÇ tam 87 yaşında…Aramızdan ayrıldı.

O Enez’in Kocaali Köyünde doğmuş, askerlik dönüşü evlenmiş ancak bu evlilik 6 sürmüş, eşi ve kardeşiyle kavga etmiş ve boşanarak köyü terk edip kendini dağlara vurmuş. Bir süre çobanlık yapan ancak parasını alamayan Süleyman KILIÇ sonunda insanlardan uzak kendine bir kulübe yaparak yaşamını Hisar Dağı’nda bir nevi Robenson gibi sürdürmeye başlamış. Bir atı ve Enez Kaymakamlığı’nın verdiği bir keçisi bulunan Süleyman Kılıç, kendisine sadece doğa ve hayvanlardan oluşan bir çevre kurdu ve “Enezli Robenson’ olarak anılmaya başladı. Bahçesinde yetiştirdiği meyve ve sebzelerle beslenen Enezli Robenson, 60 yıl boyunca yaşadığı dağda hiç gazete okumadı, radyo dinlemedi ve televizyonla tanışmadı.

Arap adındaki atı ve 80. doğum gününde Enez Kaymakamlığının armağanı olan keçisiyle tek başına yaşayan Süleyman KILIÇ İlçe merkezine yılda bir iki kez sadece kendi yetiştirdiği sebze ve meyveleri satmak için iniyor. Ekmeğini çobanlardan onlara meyve satarak sağlayan Enezli Robenson, gıdasını Bahçesinde yetiştirdiği Badem, İncir, üzüm ve şeftali ağaçlarından elde ettiği meyvelerle sağlıyor.

“Sabah kalktığımda daha önceden kuruttuğum meyveleri kaynatıp içiyorum. Arı kovanından bir kaşık ta bal aldım mı kahvaltı işi tamam” diyen Enez’li Robenson bir ekmeğin kendisine 3-4 gün yettiğini söylüyor. Öğle yemeği ise mevsimine göre toplayıp pişirdiği bitkiler. Kendisinin yaptığı taş ve sazdan oluşan kulübelerde yaşayan Süleyman KILIÇ bir kez Enez Kaymakam’ının kendisi için görevlendirdiği Dr. Halil CAN tarafından muayene edilmiş ve Kalp yada Tansiyon’a dayalı herhangi bir bulguya rastlanmamış..

Radyo dinlemeyen Televizyonu ise hiç bilmeyen Enezli Robenson hayatını dağlarda tamamlayıp burada ölmek istediğini söylüyor. Son derece dinamik ve sağlıklı görünen 87 yaşındaki Süleyman KILIÇ Ulusal basının da ilgi odağı haline gelmiş. Çeşitli yayın organlarından kendisiyle görüşmeler yapmak üzere Hisar Dağı’na gelenler arasından bir tek Nurseli İDİZ’i unutamıyor. “O Nezih bir hanım efendiydi, Hayatımın en önemli anısı olacak. Onun candan ve içten davranışını unutamam” diyor.

Geçen yıl attan düşerek ayağını kıran ve bir süre Keşan Devlet Hastanesi’nde yatan Süleyman Kılıç, hastaneden çıktıktan sonra, Keşan Kaymakamlığının girişimi ile Edirne Huzurevi’ne yerleştirildi. Buradaki yaşamından sıkılan Enezli Robenson, bahçesini ve hayvanlarını özlediği için dağdaki yaşantısına geri döndü.

Edirne’nin Enez ilçesi’nde insanlara küsüp, 60 yıl boyunca Hisar Dağı eteklerinde sazdan yaptığı kulübede tek başına yaşayan, 87 yaşındaki “Enezli Robenson’ lakaplı Süleyman Kılıç, geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

Süleyman KILIÇ, şu an Kocaali Köyü mezarlığında toprağa verilmiş olup kendisini rahmetle anıyoruz.”

Posted in Köyler | 2 Yorum

Calvin ve Hobbes ne güzel!

calvin hobbes

Posted in Heybe | Yorum yapın

Türkân Saylan

Bir insana ölüm an an gelse dahi, “hazırım” demesi kolay değil galiba. Ancak sahiden çok iş yaptıysa, inandıkları uğruna elinden geleni yaptıysa hazır olabilir. Elbet ölümlerin hiçbirini, hiçbir şeklini şefkatle kucaklayamıyoruz, ama kişisel olarak da tanıma şansını bulduğum Türkân Saylan’ın böyle, bu sözlerle gidişi ardından üzülenlere ancak teselli olabilir. Bana oldu. Toprağı çok bol olsun.

Posted in Heybe | Yorum yapın

Martin Munkacsi’nin Kayıp Arşivi

[Tibor von Malmay and Vera Mahlke], ca. 1931 (negative)Tanganyika Gölünde Üç Oğlan Çocuğu yazısı bu blogun en çok okunan yazısı oldu. Neden bilmiyorum, dünyanın heryerinden insanlar “Martin Munkacsi” arayarak buraya geliyorlar. Bunun nedenini anlamaya çalışırken “Munkacsi’nin Kayıp Arşivi Bulundu” başlıklı bir haber gördüm. Hem de e-Bay’de bulunmuş arşiv!

International Center of Photography küratörlerinden biri internette gezerken e-Bay’de Munkacsi’nin 4000 adet negatifinin satıldığını fark etmiş, 1 milyon dolara! Satan kişiyle haberleşip doğrudan Connecticut’a gitmiş. Derhal fotoğrafların 34′ünün sergilendiği bir sergi açmışlar bu yılın Ocak ayında, New York’ta.

Bu hikâyenin ilginç tarafı Munkacsi’nin onca ününe rağmen ardında 300 kadar fotoğraf bırakması, daha doğrusu öyle sanılması. Munkacsi’nin 1963′teki ölümünden sonra arşivinin kaybolduğu biliniyormuş. Ama neden, nasıl kaybolmuş, negatifler Connecticut’a nasıl gitmiş bilinmiyor. Sır gibi saklanıyormuş, hem kaybolma hikâyesi, hem de kaç liraya satın alındığı.

Posted in Fotoğraflar | 1 Yorum

Hasanoğlan’ın Bebeleri

Guneri ve Bebeler

Bu fotoğraf, Mustafa Güneri’nin Hasanoğlan Köy Enstitüsü Kurulurken isimli albüm kitabında 93. sayfada yer alıyor. Alt yazısı “Yapı Sanat Başı Mustafa Güneri ve Köyün Bebeleri”.

Bana öyle geliyor ki, Mustafa Güneri fotoğraf makinasını ayarlayıp koşarak çocukların arkasına geçmiş.

(Mustafa Güneri ile ilgili ayrıntılı bilgi Hasanoğlan’ın Çobanı yazısında yer alıyor.)

Posted in Fotoğraflar, Köyler | 1 Yorum

Hasanoğlan’ın Çobanı

hasanoglan

Mustafa Güneri, 1941-1951 arasında Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde çalışmış bir eğitimci. Bu dönemde çektiği çok güzel fotoğraflar 2004′te, Tarih Vakfı yayınları arasında Hasanoğlan Köy Enstitüsü Kurulurken adıyla basıldı. Fotoğraflardan önce Mustafa Güneri Enstitü’nün kuruluşundan, yapılan ilk çalışmalardan, öğrencilerin canla başla çalışmasından, çetin hava koşullarından, nakliyede çekilen zorluklardan, Ensititü’yü ziyarete gelen İsmet İnönü, Hasan Âli Yücel ve yabancı misafirlerden uzun uzun bahsediyor. Elinize geçerse bu kitaba mutlaka bakın, fırsatınız olursa da satın alın. İçindeki fotoğraflar çok güzel. Mustafa Güneri sadece eğitimci değil, çok da iyi bir fotoğrafçıymış.

Ben bu yazıyı kitapta yer alan ve ilk gördüğümden beri beni çok etkileyen bir fotoğraf için yazmaya başladım; ancak dün akşam Mustafa Güneri’nin yazısındaki bir ayrıntı dikkatimi çekti. Güneri, köy enstitülerinin on beşincisini kurmak için yer olarak Hasanoğlan’ın nasıl seçildiğini anlattıktan sonra, 10 Temmuz 1941′de Enstitü’nün açılışının yapıldığı gün, araziyi önceden otlak olarak kullanan çobanın son kez oradan geçtiğini yazmış (sayfa 14).  Sonra internette yukarıdaki fotoğrafı gördüm. Bu çoban, o çoban mı acaba?

(Fotoğraf şu siteye bir kullanıcı tarafından konulmuş. Kimin çektiği, kaynağı belirtilmiyor.)

Posted in Fotoğraflar, Köyler | 4 Yorum

Mayıs Ayı Sağlığı

Saatli Maarif Takvimi 2 Mayıs 2009 yaprağı arkasından:

Yünlü giyecekler çıkarılmalıdır. Pardösüyü elden atmamak şartiyle hafif giyinilmelidir. Sıtma depreşmeleri bu ayda artar. Mayıs ayı, hava değişimi mevsimidir. Fikir yorgunluğundan uzak, açık havada, toprak ve su ile meşgul olmak, vaktinde uyumak ve hava değişimi faydalı olabilir.

(Bu “post”un hediyesi: Günün yemeği, mantarlı et, pilav, zeytinyağlı havuç, salata, meyva)

Posted in Alıntılar | Yorum yapın

Rüzgâr

aivazovsky26Az önce kahvenin bahçesinde otururken bir yavaş, bir sert rüzgârlar esti. Bana her türlüsü güzel geliyor rüzgârın. Hayatımızda, gezegenimizde olmasaydı, çok şey eksik kalırdı. Yeryüzünün çok daha değişik bir yüzü olurdu.

Bu yazıya rüzgârla ilgili ne görüntüsü koyayım diye düşünürken Ayvazovski’nin resimleri geldi aklıma. Hani Dolmabahçe Sarayı’ndaki resimleriyle ilkokul gezilerinde tanıştığımız ressam. Yıllar evvel İstanbul’da açılan büyük sergisine gittiğimde üşüdüğümü hatırlıyorum. Ardı ardına denizde fırtına resimleri görmek üşüme hissiyatı yarattıydı bende. Bütün resimlerini buradan görebilirsiniz. Ömrünün bir kısmını İstanbul’da geçirdiği için İstanbul manzaraları da yapmış.

Yıllar evvel dünya üstündeki rüzgârların peşinden gidelim diye önermiştim bir “arkadaş”ıma. Dünyanın muhtelif ücra köşeleri de dahil, sırf rüzgâr hissetmeye. Ne güzel fikir olarak duruyor aklımızın bir köşesinde hala. Gidecek olsak rotamızı şu site belirleyebilirdi. Dünya üstündeki çeşitli yerel rüzgârları derlemeye çalışmışlar. Adları, mevsimleri, nereden nereye estikleri… Çok kapsamlı değil ama genel bir fikir veriyor. Bir de tabi buraya yazmakla bitmez rüzgâr mitolojisi var. Her coğrafyanın bir rüzgâr tanrısı olmuş doğal olarak (doğal olarak demek de komik buna).

Türkiye’de çocuklara muhtelif rüzgâr isimleri koymak alışılagelmiş bir durum da, doğrudan rüzgâr ismine pek yanaşılmıyor. Söylenmesi zor diye mi bilmem, halbuki ne güzel isim uçuş saçlı, koşturan kız çocukları için.

Osmanlı Arşivi’nden rüzgârla ilgili üç belge seçtim. İlki 1789′da Yedikule’deki kule külâhlarıyla ilgili, ikincisi Sırbistan kralının sağlığını soran padişaha verilen yanıt, üçüncüsü 1922′de Osmanlı üzerinde esen sahici rüzgârlarla ilgili.

1-Yedikule’deki kule külâhlarının kurşunları rüzgârdan harab olduğundan kurşuncu başı Hacı Mehmed tarafından tamir edilmesi. (03-S-1204, 351 dosya no, 14528 gömlek no, Cevdet Askeriye tasnifi)

2-Sırbistan kralının hastalığı rivayeti üzerine padişahın istilamına cevaben üç hafta evvel hafif rüzgâr çarptığına şimdi sıhhatinin gayet iyi olduğu (21-L-1305, 214 dosya no, 124 gömlek no, Yıldız Hususi Maruzat)

3-Osmanlı Devleti üzerinde rüzgârların esiş yönünü gösterir harita. Osmanlı Devleti sınırları içindeki rasathaneler de gösterilmiştir. (29-Z-1341, 133 gömlek no, Haritalar tasnifi)

Son olarak kendimi, ortak noktası sadece rüzgâr olan, birbirinden bu kadar alakasız meseleyi yanyana getirebildiğim için tebrik ediyorum, giderayak.

Posted in Heybe | Yorum yapın

Diorama

dis_2Ben de yeni öğrendim diorama neymiş. Bir sahnenin, durumun maketleştirilmesine deniyormuş, ama bu modern anlamda böyle. Geçmişi daha karmaşık, okumak isteyenler buraya bakabilir.

Anladığım kadarıyla, bir tren maketi yapabilirsiniz, ama Hicaz Demiryolu’nun açılışını, olayın kendisini modellemek istiyorum derseniz, bu artık diorama oluyor (evet, çok aradım bu örneği). Ne imiş diye öğrendikten sonra biraz bakınınca şahane şeyler gördüm. Bu sitede üç farklı seride Thomas Doyle’un yaptığı dioramalar, hem çok güzel, hem de çok güzel fotoğraflanmış. Her seride giderek daha fazla ayrıntıya giren fotoğraflar var, sabırla bakın. Buraya koyduğum, en çarpıcı örnek olmayabilir diorama için ama çok etkilendim görür görmez. Adı: Dissolution of Entitites

Posted in Heybe | Yorum yapın

Abraham Ulrikab ve Ailesi

abraham_ulrikabSömürgeciliğin dünya tarihine kattığı pek çok “marifet”ten biri de değişik kültürlerden insanların Avrupa’daki insan bahçelerinde sergilenmesi (bu insan bahçesi lafı literatürde human zoo olarak geçiyor). Amaç, Avrupalı halklara değişik kültürleri temsilen insan örnekleri göstermek.

1880 yılında Labrador‘da yaşayan Abraham Ulrikab ve ailesi bu sergilerden birinde yer almak için Hamburg’a gelirler. Kürkleriyle oturacak, yürüyecek, konuşacak ve Alman halkına Eskimo ne imiş göstereceklerdir. Karşılığında da para alacaklardır. Abraham Ulrikab Hamburg’a varışlarının hemen ardından hata yaptıklarını fark eder. Zira bu sergi dünyamızın kültürel çeşitliliğini göstermek için değil, medeni Avrupalıları eğlendirmek içindir. Eziyet görürler. Aileye yolculuktan önce vurulması gereken aşı vurulmadığı ve yakalandıkları çiçek hastalığına da yanlış teşhis konulduğu için beş ay sonra ailenin tüm üyeleri ardı ardına, Almanya’da ölür.

Abraham Ulrikab’ın Almanya’da geçirdiği dönem boyunca tuttuğu Eskimo dilinde yazılmış günlük, ailenin kişisel eşyalarıyla beraber Hebron, Labrador’a gönderilir. Yıllar sonra Kanada’da bir kaç yayında Eskimo edebiyatının ilk örneği olarak parça parça İngilizce’ye çevrilerek kullanılır. 2005 yılında da günlük İngilizce’de yayınlanır.

Bütün bu yazdıklarıma eklemek istediğim çok şey vardı, ama yazı upuzun uzayıp gidecek (belki yorumlar kısmında devam ederim). Ulrikab ailesi hakkındaki wikipedia sayfası buradaBurada da günlüğün/kitabın bazı sayfalarını okumak mümkün. Gördüğünüz gibi bu hiç de güzel bir şey değil, zaten hayat da güzel şeyler yumağı değil. Çözdükçe “ne güzel şeyler”den ziyade bunlar çıkıyor.

Posted in Heybe | 4 Yorum

Jacques Henri Lartigue

lartiguedive1Jacques Henri Lartigue Fransız bir ressam aslında. 1894′te doğmuş. Ömrü boyunca resim konusunda uğraş vermiş, sonra 69 yaşındayken beklenmedik bir şey olmuş hayatında. Daha altı yaşındayken babasının fotoğraf makinasıyla çekmeye başladığı, yedi yaşından sonra da kendi makinasıyla çektiği fotoğraflar Lartigue’i yıllar sonra çok meşhur bir fotoğrafçı yapmış. Ayıca fotoğraflar da tesadüfen keşfedilmiş. New York’ta  büyük bir sergi düzenlenmiş hemen ve herkes büyülenmiş. Bunlar 20. yüzyılın başında gelenek olduğu üzere stüdyoda çekilen fotoğraflardan bambaşka, günlük hayatı gösteren kareler olduğu için bu kadar ünlenmiş. Tabi 7 yaşında bir çocuk çektiği içinde ayrıca çok güzeller. Çevresindeki kadınları kendilerinden habersiz çekmiş. Arkadaşlarını, sporcuları, uçakları, ne gördüyse. Bir de gözünüzde şunu canlandırın. Lartigue 7 yaşındayken fotoğraf makinaları kocamandı, tripod kullanmak zorundaydı (bir yerde okudum muhtemelen tripodu kendisinden daha büyüktü yazıyordu). Çok kararlı şekilde, istekle, hevesle çekmiş yani. Kıssadan hisse, “çocuktur, fotoğraf çekemez” demeyin. Burada fotoğraflarını görebilirsiniz. Ben en çok şunu seviyorum.

Posted in Fotoğraflar | 1 Yorum

Umman Ninenin Mektupları

Özay Gönlüm’ün elinde yareniyle çalıp söylediği Ninenin Mektubu derlemelerini ben hepten unutmuştum. Yıllar sonra bir “arkadaş”ım hatırlattı. Bu hatırlayıştan yine yıllar sonra, Konya’da yerel türkülere meraklı ev sahibimin arşivinden bir “Ninenin Mektubu” buldum, çok güzeldi. Sonra da Kalan Müzik’in yayınladığı Özay Gönlüm’ün Arşivden Kayıtlar isimli derlemesini aldık. Orada da Ninenin Mektupları’ndan örnekler vardı.

Bu yazıyı yazmak için mektupların aslını astarını öğrenmek istedim. Denizli’nin Acıpayam ilçesinin web sitesinden şöyle bir belge ile karşılaştım. Acıpayamlılar mektupların asıl yazarı Mehmet Yılmaz’a duydukları vefa borcunu ödemek için birtakım bilgileri derlemişler: Mehmet Yılmaz bir öğretmenmiş ve asıl sürpriz nine de gerçek bir kişi, Ummuhan (ya da Umman) Nine. Askerdeki torunu Kara Ahmet’e mektuplar göndermiş Mehmet Yılmaz aracılığıyla. Bahsettiğim belgede Mehmet Yılmaz Umman Ninenin Mektupları kitabında okurlarına hitaben şunları yazmış:

Sayın okurlarım
Uzun süren meslek hayatımda muhitimizin birçok tipik, sosyal hayatı incelemeye değer, köylerinde çalıştım. Dillerini (ağız ve şivelerini), sosyal hayatını, gelenek-görenek, örf ve adetlerini ilgi duyarak inceledim. İlgi duyduğum taraflarını kaleme aldım. Bilhassa “Ummuhan Ninenin” dostluğunu kazanarak, askerde olan torunu Kara Ahmet’e mektuplar yazıverdim. İmla ve telaffuz kaideleri nazara itibara alınmayarak çevrenin hususiyeti olan şive ve ağızla yazılmıştır. Bu mektuplar hayal mahsulü olmayıp hepsi köy gerçeklerinin ta kendisidir. Bu kitapçığımla sizlere çevremin sosyal hayat ve geleneklerini bir nebzecik olsun tanıtarak faydalı olabilirsem kendimi bahtiyar sayacağım.

Mektuplardan hiç bilmeyenler için bir kaç kaynak da vereyim. Ekşi Sözlük’te yazarlar mektupların bazılarını ortaklaşa yayınlamış oldular,  başlık “nenenin mektubu”. Burada benim Konya’da bulduğum mektubun metni var. Burada da Özay Gönlüm’ün seslendirmesi.

Posted in Halk Bilimi | 4 Yorum

Whose is This Song?

Kâtibim (Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur…) şarkısı kimin aslında? Bulgar yönetmen Adela Peeva 2003′te bir akşam İstanbul’da Türk, Yunan, Makedon arkadaşlarıyla yemek yerken, şarkının herkes tarafından sahiplenildiğini görür ve Türkiye, Yunanistan, Makedonya, Arnavutluk, Bosna ve Sırbıstan’da şarkının izlerini süren bir belgesel çeker.

Belgeselde herkes şarkı için “tabi ki bizim canım” diyor, “ama bilmemkim de bizim” diyor denince, “canım olur mu öyle şey?” diye karşılıyorlar. Herkes öylesine emin kendinden.

Adela Peeva belgeselin sonunda, Balkanlarda insanları bir araya getirebilecek bir tema bulduğunu sanarak yola çıktığını itiraf ediyor. Oysa başına gelenler bambaşka. Yaklaşık bir saat sürüyor, ama seyretmeye değer. Özellikle benim gibi Balkan göçmeni olanlar ya da Balkanlarla ilgilenenler mutlaka seyretmeli derim.

Bu adreste de şarkının aslında kimin olduğuna dair bir giriş paragrafı var. Belgeseli seyrettikten sonra bakın ona da.

Posted in Filmler | 2 Yorum

Karanti ya da Gündoğdu köyü

gund11Bu fotoğraf 1934 yılında çekilmiş ve 29 Temmuz 1934′te Son Posta gazetesinde yayınlanmış. Bir zaman önce yeterli emeği veremediğim için kapatmak zorunda kaldığım, ama umarım en yakın zamanda yeniden başlayacağım “Cumhuriyet Dönemi Gazeteleri Haber Arşivi” sitesine koymuştum bu haberi. Sonra Biga kaymakamlığından köyün yeni adını öğrenmek istedim. (Bilgi edinme kanunu sayesinde böyle şeyleri sorabiliyoruz, ayrıca bu kanun tıkır tıkır işliyor Türkiye’de, ben kime ne sorsam yanıtladılar şimdiye kadar). Kaymakamlık benim mektubumu köyün web sayfasını yöneten kişiye gönderdi, o da cevap verdi: “Köyümüzün yeni adı Gündoğdu”dur dedi. Sonra da haberi web sayfalarına; “tarihçemiz” bölümüne koydular. Fotoğrafın biraz daha büyük hali de orada.

Hamiş: Karanti kelimesini Google’da arayınca Rumca olduğuna dair bir kanıya kapıldım. Doğrusunu bilen varsa beri gelsin.

Posted in Köyler | Yorum yapın

Öztürkçe

Türkçe diye konuştuğumuz dil, Arapça, Farsça, Fransızca, (artık) İngilizce’den mürekkep bir dil aslında (hastayısım bu mürekkep lafının da, o da Arapça). Güzel dilimizde kendimize ait bir selamlama, merhaba deme şekli yok. “Teşekkür ederim” yerine “sağol” var ama bunu yazarken yoksa “sağ” kelimesi de başka bir dilden mi geliyor diye baktım, bir şey bulamadım. Orduda askerlerin komutanlarına “teşekkür ederim” değil “sağol” demesi tesadüf mü, yoksa bilinçli bir tercih mi?

İslamın etkisi, komşu halkların etkisi, politik tercihlerin etkisi derken bir çok şey gibi olmuş dilimiz de kırk ambar. Lakin galiba  ölmeyen bir alan var. Anadolu’daki akarsuların isimleri. Hepsini Alp Er Tunga vermiş sanki.  Bazı isimleri yazıyorum hemen fark edeceksiniz siz de: Zamantı, Çandır, Körkün, Çakıt, Üçürge, Çepelce… Böyle gidiyor liste.

Yer isimlerini durmadan değiştirenler, anlaşılan akarsuların isimlerini zararsız görmüş. Ya da Anadolu halkının kırmızıya al, beyaza ak, siyaha kara demesi gibi, verildiyse de başka isimler var olamamış. (Kırmızı, siyah, beyaz Farsça ve İstanbul’un Osmanlıcı dili oluyor, diğerleri Anadolu  halkılarna ait).

Posted in Halk Bilimi | 4 Yorum

Lego, Işık, Fotoğraf

smith-mikeBu da “The Walk to Paradise Garden” fotoğrafının başka bir yorumu. Mike Stimpson çekmiş. İngiliz bir fotoğrafçı ve legocu. Fotoğrafçılığında legoları kullanıyor ama bir diğer önemli numarası ışık. Tüm dünyaca bilinen fotoğraf karelerinin legolu yorumlarını yapmış, serinin adı da Classics in Lego.

Bu adreste fotoğrafların orijinal halleri ve legolu yorumları var. Bu adreste de Mike Stimpson’ın bütün legolu fotoğrafları var (fotoğrafların altında orijinallere bağlantı da koymuş).

Afghan Girl , Moon Landing ve 4 Minute Mile çok güzel, çok eğlenceli. Bu adreste de Stimpson’ın başka, legolu ne güzel fotoğrafları var.

Sevdiği iki şeyi birleştirince, çok güzel sonuçlar alıyor galiba insanoğlu.

Posted in Fotoğraflar | 2 Yorum

The Walk to Paradise Garden

eugene_smith_a_childs_walk_3Bu yazının başlığı, yandaki fotoğrafın da adı aynı zamanda. 1946″da Eugene Smith çekmiş. Eugene Smith alemlerde uzlaşmaz kişiliğiyle tanınan bir fotoğrafçı. Ordan burdan kovulduktan sonra Life için İkinci Dünya Savaşı’nı görüntülemeye cepheye gitmiş. Okinawa’da bir havan topuyla ağır şekilde yaralanınca iki yılda 32 ameliyat geçirmiş.

Bu fotoğraf, çektiği diğer ağır, incitici gerçekliklerle yüklü fotoğraflarından çok başka. Çünkü geçirdiği ameliyatlardan sonra iyileşme döneminde çekmiş bunu. Fotoğraftaki çocuklar da kendi çocuklarıymış.

Çok etkilenmemiştim ben bu fotoğraftan, yıllar evvel ilk gördüğümde. Ama işin aslını öğrendikten sonra fotoğrafı, yaşama yeniden dönmüş birinin gözünden görmek çok etkileyici oldu.

Posted in Fotoğraflar | Yorum yapın

Guiseppe Arcimboldo

arcimboldonun-yaziGuiseppe Arcimboldo İtalyan bir resaam. 16. yüzyılda yaşamış.  Yaşarken pek  bir şöhreti olamamış. Yıllar sonra gerçeküstü ressamlar tarafından keşfedilmiş. Özellikle Salvador Dali kendisinden çok etkilenmiş. Arcimboldo tanınır şekilleriyle insanları meyveden, ottan, çiçekten, sebzeden, balıktan, envai çeşit hayvanattan ve hatta kitaptan yapmış. Yanda gördüğünüz Yaz tablosunda meyveler var.

Önce çok eğlenceli gibi görünüyor ama daha dikkatli bakınca çok hüzünlü geliyor bunlar bana.  Her ne kadar ilginç olsalar da bu resimler, parlak bir fikir bulduktan sonra bütün yaratcılığını sadece o fikirle sınırlandırmış birinin resimleri. Tıpkı çocuklar gibi. Bir ağacı çok güzel çizdiği söylendiği için ömrünün kalan kısmında sadece o ağacı çizen çocukların yaptığı resimler gibiymiş geliyor bunlar bana.

Posted in Heybe | Yorum yapın

Saatli Maarif Takvimi ve Nisan

Saatli Maarif Takvimi’nin 3 -4 Nisan 2009 sayfaları arkasından “Nisan Ayında” başlıklı  yazıyı aynen alıntılıyorum:

“Balıklar: Nisan ayında bütün balıkların ancak haşlaması iyi olur. Meyveler: Şeftali ağaçlarının gereksiz tomurcukları ayıklanır. Tırtıl cinsi böcekler öldürülür. Kiraz, armut, elma, erik, zeytin ağaçlarına aşı vurulur. Çiçekler: Menekşe, şebboy, karanfil, margrit, ayçiçeği, fideliklere kına çiçeği yastıklara dikilir. Kasımpatları çeliklerinin saksıları değiştirilerek, filizleri tırnak ucuyla budanır. Sebzeler: Sebzeye ait bitkilerin tohum veya fidelerinin dikilmesine başlanırsa da fasulye ile hıyar mayısa saklanır. Kıvırcık, top salata, bezelye, turp gibi bitkiler bütün yaz yetmesi için yenilenir. Enginarların kökten süren lifleri kopartılır. Geçen ay ekilenler seyrekleştirilir, çapalanıp samanla örtülür. Tarlalar: Tava gelen topraklarda birinci nadas yapılır. Köstebek yuvaları temizlenir. Patatesler çapalanır. Yeni çayırlar yuvarlanır. Mısır, şeker pancarı, darı ve pamuk ekilir, fide dikilir. (Devamı Yarın)

4 Nisan’dan devamla

Bahçıvanlık: Kalem aşısı işi sürdürülür. Sonbaharda yaprak aşısı vurulmuş fidanların aşıdan aşağı kısmında fışkıran tomurcuklarını koparmalıdır. Bu suretle aşılar kuvvetlenir. Her nevi çelik yapmaya devam olunur. Yaprağını dökmeyen ağaçlardan daldırma yapılır. Kökü yerli çiçeklerle karanfiller, krizantemler kökten ayrılıp çoğaltılır. Enginarların dipleri açılır, etrafları çepeçevre 20 santim derinlikte bellenir ve fazla sürgünleri ayrılır. Adi bakla, acı bakla, haşhaş, beyaz patates çapalanır. Adi yer patatesinin dikilmesine son verilir. Hayvanlar: Sütlü ineklere yeşillik verilir. Ahır ve kümesleri havalandırmalı. Tavuklar kuluçkaya yatırlır. Koyunları çiy kalkmadan dışarı çıkarmamalı.”

Ömrümde bu kadar hayat dolu bir yazı okumadım ben, okurken başım döndü güzelliğinden.

Posted in Alıntılar | 9 Yorum

Rüzgâr Aldı Götürdü

ruzgar-aldi-goturdu-satamadan-getirdiYanda gördüğünüz haber 16 Ağustos 1940′ta Hakikat gazetesinde çıkmış. Ben haberi ilk gördüğümde hemen toparlayamamış, Vivien Leigh’nin fotoğrafından şüphelenmiş, haberin metnine baktığımda bahsedilen filmin Rüzgâr Gibi Geçti olduğunu anlamıştım. Haber metninde Vivien Leigh’nin nasıl seçildiği, filmin nasıl çekildiği ve ne kadar çok başarıya ulaştığı anlatılıyor. Filmin orijinal adı da “Gone withe the win” olarak geçiyor.  Viven Leigh’nin fotoğrafının altına da “Dün meçhul iken bugün meşhur olan genç yıldız” yazmışlar. Hastasıyım bu haberin, ilk gördüğüm günden beri.

Posted in Gazeteler Arşivi | 5 Yorum

Cıngırlık

z7a_6

Taklamakan’ın (hani çöl olan) ne anlama geldiğini yazacaktım aslında. Gıden gelmez demekmiş. Torosların parçası olan Giden gelmez Dağları’yla ilgili de bir kaç laf edeyim derken, dağın eteklerindeki Değirmenlik köyünün web sayfasına baktım. Köy halkı Recep Tayyip Erdoğan’a açık mektup yazmış.

Kendi sitelerinde değil ama Toros Postası isimli sitede köyle ilgili bazı çizimler var. Bu çizimlerden Cıngırlık’ı buraya aldım. Bu bir tahtırevalli aslında. Ama kömür ve kuru mantarın ne işe yaradığını eşeğin ne olduğunu tam anlayamadım. Anlayan beri gelsin.

Posted in Köyler | 3 Yorum

Jetgiller ve Hayri Pıtır

jetsonsDün akşam robotlarla ilgili konuşurken “acaba Jetgiller gibi mi olacağız sonunda?” diye sorduk. Sonra bu Jetgil lafı çok komik geldi kulağıma. “Ne güzel uydurmuşlar” dedim, güldüm. Çakmaktaş ailesi de çok uygun Türkçe’ye, ama onların isimlerinde bir uydurma durumu yok galiba doğrudan çevrilmiş gibi.

Harry Potter Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmadan evvel Dost Yayınları tarafından basılmış ve hiç tutmamıştı. Yapı Kredi, telif haklarını aldığında yayınevinin bulunduğu İstanbul’daki İstiklal Caddesi’nin her yerini (ve muhtemelen daha pek çok yeri) tanıtım afişleriyle bezedi. O afişlerde Harry Potter olarak geçiyordu kitabın adı, ama yayınevinin web sitesinde Hayri Pıtır olarak anılıyordu. Halbuki ne güzel bulmuşlardı ama sanırım tutmayacağı endişesiyle orijinal adı korudular. Belki de haklıydılar. Elinin altında internetle büyüyen çocuklar sahiden de benimsemeyecekti Hayri Pıtır’ı. Halbuki ne güzeldi!

(Bu ad meselesinin dışında diyebilirim ki Çakmaktaşlar da Jetgiller de aslında ağır seksist vurgular içeriyordu. Evin erkeği her gün işe gidiyordu, kadınsa tabi ki evde kalıyor ya da alışveriş yapıyordu. 1960′larda Amerikan toplumu için önerilen model buydu. Türkiye içinse zaten biçilmiş kaftandı. Hala da öyle!)

Posted in Heybe | Yorum yapın

Metasekoya

metasekoya-dali-yapragi

1941 yılında Japonya’da bır ağaç fosili (taşlaşmış ağaç cesedi) bulundu. Bilginler bu fosili incelediler, o zamana kadar bilinmeyen çamlar sülalesinden nesli kurumuş bır ağaç fosili olduğunu anladılar ve ona Metasekoya (Metasequoia) adını taktılar. Üç yıl sonra Çin’de Szecehuan eyaletinde bir ağaç bulundu. O zamana kadar hiç görülmemiş olan bilinmeyen bir ağaç. Bilginler bu ağaç türünü incelediler ve üç yıl önce Japonya’da fosili bulunan ağaç türünün ta kendisi olduğunu anladılar. 30 metre kadar yüksek olan ve bir milyon yıl önce dünyanın bir çok yerinde yaygın olduğu anlaşılan bu ağaç türünden şimdi Çin’de birkaç yüz ağaç sağ kalmıştır ve onlara yaşayan ölüler gözü ile bakılmaktadır. Ne tuhaf değil mi? Bu, ölüsü dirisinden önce bulunan ilk ağaçtır dünyada.

Alıç Ağacı ile Sohbetler, Hikmet Birand, Tübitak, 1996, s.26

Bu çok güzel kitaptaki, çok güzel anlatılardan sadece biri. Tübitak 1996′da yeniden yayınlamış kitabı ancak ilk yayın tarihi 1968. Bu yüzden ağacın sadece Çin’de olduğunu söylüyor Alıç Ağacı (kitaptaki bütün hikayeleri bir Alıç Ağacı yazara anlatıyor.) Oysa metasekoya daha sonradan dünyanın pek çok yerinde yetiştirilebilmiş. Yetiştirilmiş ama şu anda türü tehlikede olan ağaçlar arasında da yer alıyor. 1980′lerin sonlarında Amerika’da yetiştirilen ağaçlar exteremely low genetic variability yüzünden genetik hastalığa yakalanmış. Tohumlar sadece üç ağaçtan geldiği için yeterince çeşitlenmemiş. Sonra yeniden Çin’den tohum getirip kurtarabilmişler kalanlarını (wikipedia‘dan bu bilgiler). Bir sitede bu ağacın Türkçe adını Su Ladini olarak buldum ama ne kadar güvenilir bilemiyorum.  Ağacın görkemli halleri ise şurda

Posted in Ağaçlar | Yorum yapın

Tanganyika gölünde üç oğlan çocuğu

munkacsi_tanganyika

Simdi bilmeyenler icin bir cumleyle anlatayim: Henri Cartier-Bresson cok unlu, cok guzel fotograflar cekmis bir birisi. Ama onun fotografciligini degil, onu fotografa iten nedenlerden birini yazacagim.

Bresson aslinda ressam olmak istemektedir, ama Ingiliz dili ve sanati okumaya gider, arada fotograf ceker, sonra bir gun su yanda gormus oldugunuz fotografi gorur. Bu Macar bir fotografcinin, Martin Munkácsi’nin “Three Boys at Lake Tanganyika” isimli fotografidir ve Bresson bunu gorunce soyle der:

The only thing which completely was an amazement to me and brought me to photography was the work of Munkacsi. When I saw the photograph of Munkácsi of the black kids running in a wave I couldn’t believe such a thing could be caught with the camera. I said damn it, I took my camera and went out into the street.(*)

Tercemesi: “Allah kahretsin, adama bak ne guzel cekmis!”

Bresson kamerasini alir, sokaklara cikar ve geometrisiyle meshur olaganustu fotograflar ceker.

(*) Bu alintiyi “wikipedia”dan aldim. Orada “citation needed” yaziyordu, daha guvenilir baska bir yerden alayim diye ugrastim, fakat gordum ki sahiden de kabaca bunlari demis. Daha guvenilir bi kaynak mesela: Dissapearing Wittness

Posted in Fotoğraflar | Yorum yapın

“Ah dünya…”

reha-isvan1

Asagidaki alıntıyı ve (kısmen) devamını, eski bloguma yazdıgım bir yazıdan aldım.

“Bugünkü mektupumuzu Edna St. Vincent Millay’in sözleriyle kapatıyoruz: Ah, dünya! Seni istedigim gibi sımsıkı kucaklayabilemiyorum ki!”

Bunu da Reha İsvan’in kitabından caldım (Bkz: Yankılar, Milliyet Yayınları, 1988)

Peki Edna St. Vincent Millay kimdir: Amerikali bir sair. Peki Reha Isvan kimdir? Onun icin henuz bir ansiklopedi maddesi yok, ama umuyorum ki ben yazacagim. Belki burada uzerine calismaya baslarim. Solda gordugunuz fotografini Cumhuriyet gazetesinde buldum ve cok sevindim. Ne cok degistirdi hayatimi bir anlatabilsem. ” Ah Dunya…” alintisi baslangic olsun. Simdi baktim fotografa yeniden, nasil parliyor fotografta gulumsemesiyle.

Posted in Alıntılar | 2 Yorum

Kuşlar

kus-kardesler1

Saclarimizi tarayip balkondan asagi attigimizda bazı anneler ya da buyuk anneler soyle derler: “Atma oraya saclarini, ugursuzluk getirir.” Baska ugursuzluk getiren batil inanclarin nedenlerini buldum bir kitapta: 100 Soruda Turk Folkloru. Pertev Naili Boratav’in.

Sayfa 41′de soyle diyor: “Sokaga atilan saclar kuslarin ayagina dolanirmis. Kuslar beddua ederler de atanin basi agrirmis.”

Sayfa 77′de de kuslarla ilgili su yaziyor:

“Kisin yapraklarini dokmeyen agaclarin bu nitelikleri, sogukta barinacak yer arayan kuslari dallarinda sigindirmis olmalari ile aciklanir. Kuslardan bu yardimi esirgeyen agaclari ise Tanri cezalandirmak icin kislari ciplak birakmis.”

Yapraklarini dokmeyen agaclarin bilimsel sirlarini da sonra yazacagim.

100 Soruda Turk Folkloru, Pertev Naili Boratav, K Kitapligi. ty.

Posted in Halk Bilimi | Yorum yapın

Bilmece

Bilmem kimler farkinda, kadinlarin cok kendilerine has bir argosu var, sadece kendi aralarinda konusuyorlar. Oyle hanim teyzelerin, dininde imaninda namazinda… el ayak cekilince iclerindeki “terbiyesiz” gun yuzune cikiyor. Hayatta en sevdigim anlar, insanlarin boyle kilik degistirdigi, daha dogrusu giydikleri kiliklari bir yana koyuverdikleri anlar. Ben kadinlarin cok cok, bol bol oldugu yerlerde buyudum. Aklim erdikten sonra, bu “terbiyesiz” haller cok ilgimi cekti. Firsat buldukca malzemeyi toplamaya calistim. Ilk ornegini bir bilmece ile verecegim simdi:

Bilmece: Gel bize koyiyim gotune.

“Bu neee?” diye afallayan olduysa kusura kalmasin. Cevabi bilene hediye verecegim.

Yillar evvel internette kadin argo sozlugu diye bir sey gormustum, acaba hala yasiyor mu?  Alelusul gibi gelmisti bana biraz. Bendeki ornekler cok orijinal.

Evet yasiyormus. (o kadar da alelusul degilmis galiba).

Posted in Halk Bilimi | 2 Yorum

Kerkük televizyonu

Cok miskin bir Enez yazi gununde, uydu anteniyle dunyanin dort bir yanina baglanmis televizyonu seyrediyorduk. Aslinda ben bombos gozlerle bakiyordum, babam durmadan kanal degistiriyordu. Bir ara bir Kerkuk televizyonu/kanalina denk geldik. Haber bulteni bitiyordu. Sunucu diyeceklerini dedi, lafini toparladi veda etti. Yalniz agir sivesi yuzunden, son anda, su cok ama cok guzel kapanis cumlesini anlayabildik: “O gozlere kurban olam ki bizi izlediler.”

Babamla birbirimize baktik, sonra donduk yine televizyona baktik, sonra yine birbirimize baktik. Babam “dogru mu duyduk acaba?” dedi, gulmeye basladik. Bunu cok guzel bir sey olarak kaydettim hafizaman, istesem de unutamam artik.

Posted in Heybe | 2 Yorum

Have they gone?

“…The term postcolonialism is relatively new, and is not without its critics. Is it possible to characterize the historical experience of so many different peoples under one label? The Australian aboriginal writer, Bobbi Sykes, pin-pointed one difference:

Postcolonial…? What!
Did I miss something?
Have they gone?

The Houses of History, A critical Reader in Twentieth-century History and Theory, selected by Anna Green and Kathleen Troup, p.278″

Posted in Alıntılar | 1 Yorum

Sokrates ve öğrencileri

im3

Yanda gordugunuz minyatur Al-Mubashishir  isimli biri tarafindan yapilmis. Aslinda kendisi Yunanli filozoflardan bahsettigi Mukhtar al Hikam (“Secme kaideler” diyebilirim galiba) kitabinda Sokrates ve ogrencilerinin anlatildigi sayfalar icin kullanmis bu minyaturu.

Bunu yillar yillar evvel Bilkent Universitesi’nin sayfasinda bulmustum. Oradaki kunyesinde Suriye’de 13. yuzyilin basina yapildigi yazili. Diger yandan Ethical Theories in Islam isimli kitabin altmis ikinci sayfasinda 1048 tarihi var. Bunlari yazarken baska bir iki yere daha baktim herkes ayri telden caliyor.

Bu minyaturun guzelligi Sokrates’in yasarken hicbir sey yazmayip butun birikimini ogrencilerine aktarmasini anlatmasi. (Bunu da bu gece ogrendim ama, yillardir sirf cizgileri, renkleri guzel diye acip baktim, ara ara da bilgisayarimda duvar kagidi yaptim). Sokratesin ogrencileri de oyle hayhuy adamlar degil tabi. Biri Platon (bizim Eflatun).

Bunlari yazmaya calisirken bir de fark ettim ki benim kimselerin bilmedigini zannettigim sevgili, cok eski  kesfim, poster olmus boy boy cogaltiliyormus: Poster

Bu da kitabin sayfasi hali:

ul20

Posted in Heybe, Matbuat | 3 Yorum

Seyyar Günahkâr

Aşağıdaki haber 11 Ağustos 1940′ta Hakikat gezetesinde yayınlanmış.

Seyyar Günahkâr
Bir kadın hakime hüviyetini böyle tarif etti

Polis, Sultanahmet Sulh Birinci caze hakiminin önüne iyi giyinmiş 35 yaşlarında bir kadın çıkardı. Hakim hüviyetini tespit ettikten sonra:
-Bahtiyar, dedi.Ne işle meşgulsün?
-Seyyar günahkarım efendim!
-Seyyar günahkar ne demek?
-İşte günahkarım efendim.
-Oturduğun yer yok mu?
-Bay hakim,bütün suallerinizin cevabını ilk cevabımla verdim: Seyyar günahkarım, yani…
-Yani şununla bununla geziyorsun öyle mi?
-Evet
-Sabıkan var mı?
-Evet, sarhoşluktan ve erkek dövmekten on kadar mahkumiyetim var.
-Demek sen rakı içer ve erkeklere dayak atarsın öyle mi?
-…
-Bak dün gece de Beyazıdda bi meyhanede içmişsin, meyhane sahibini de adamakıllı dövmüşsün, öyle iddia olunuyor?
-Evet o meyhaneye gittim. Şarab içtim. Sonra rakı istedim. Meyhaneci vermek istemedi. Ben de kendisine bir tokat vurdum. Ben kadınım, içki kullanırım. Fakat itidalimi de muhafaza ederim. Dükkan sahibinin erkeklere istedikleri kadar içki verip de benim isteğimi reddetmesi kadınlık izzeti nefsimi rencide etti. Herkesin kalbinde aslan yatar. Kadınla erkek müsavi haklara sahib değil mi? Davacı beni tahrik ettiç
Hakim bundan sonra zabıt varakasını okudu. On sabıkası bulunan Bahtiyarın davacıya yalnız bir tokat vurmadığı, onun suratını yumrukladığı anlaşılıyordu. Bundan sonra hakim, şu kararı teefhim etti:
-Bahtiyar, sen sabıkalısın, ikametgahın da yok… Seni tevkif ediyorum… Şahidleri çağıracağım.
Jandarma Bahtiyarı tevkifhaneye götürdü.”

Posted in Gazeteler Arşivi | 1 Yorum

“Bak Sait Faik seysi:”

“Cicekler ve agaclar, topragin derinligindeki sirri bize ifsa ederler. Orada da, kokularin ve renklerin bilmedigimiz tecellileri oldugunu lisan-i hal ile soylerler. Fakat biz bir sey anlamayiz.”

Posted in Alıntılar | Yorum yapın

“Decisive Moment” *

Decisive Moment

-Dide orda kal bakiyim sen
-Nerde?
-Dur bakiyim orda teyzecim… Geri git biraz… biraz daha… tamam şimdi Zeynep’e doğru yaklaş, bir adım ama…
-Ya teyze, kum oynuycam
-Tamam, kaldır kollarını şimdik
-Böyle mi?
-Aşağı indir biraz…. yukarı, heyoo yapar gibi yap bakiyim
-Ya teyze kollarım yoruldu
-Tamam az kaldı, az daha geri git bakiyim
-Uffff
-Tamam çektiiiim
-Bakiyim….. Eee ben yokum burda teyze, Zeynep var
-Sen yoksun ama gölgen var, bak ne güzel oldu!
-Ufff

* “Decisive Moment”, Fransiz fotografci Henri Cartier-Bresson’un 1952″de basilmis kitabinin adi; ama ayni zamanda fotografcinin fotografciliga bakis acisini da anlatan bir ifade: Soyle diyor kendisi 1957′de Washington Post’a verdigi roportajda:

Your eye must see a composition or an expression that life itself offers you, and you must know with intuition when to click the camera. That is the moment the photographer is creative. “Oop! The Moment! Once you miss it, it is gone forever.

Tercumesi, “Arkadasim fotografi yakaladin, yakaladin; yakalayamadin, gecmis olsun”.

Kitabin kendisi de burada

Posted in Fotoğraflar, Heybe | Yorum yapın